““Kendi Topraklarında Yabancı: Şengalli Ezidiler” fotoğraf sergisi açıldı

“Kendi Topraklarında Yabancı: Şengalli Ezidiler” adlı fotoğraf sergisi 23 Eylül 2016 Cuma günü Cezayir Sergi Salonu’nda açıldı.

Zan Sosyal Siyasal İktisadi Araştırmalar Vakfı’nın yürüttüğü, Ezidilerin 73. Fermanı: Şengal Soykırımı projesi kapsamında hazırlanan “Kendi Topraklarında Yabancı: Şengalli Ezidiler” adlı fotoğraf sergisi 23 Eylül 2016 Cuma günü Cezayir Sergi Salonu’nda açıldı.

Ezidilerin 73. Fermanı: Şengal Soykırımı projesi, 3 Ağustos 2014’de IŞİD tarafından başlatılan saldırılar sonucunda yaşananları, soykırımdan kaçışı ve kamplardaki yaşamı belgelemek amacıyla planlandı.

İkinci yıl Şengal Ezidi Soykırımı – IV: Şengal Dağı’nda yaşam mücadelesi

Namık Kemal Dinç-İrfan Çelik

Ezidiler başlarına gelen felaketi ferman olarak tanımlıyorlar, hatta sayıyla 73. Ferman diyorlar. Farsça “buyurmak” anlamına gelen ferman, bu coğrafyada benzer birçok katliam ve soykırımı tanımlamak için kullanılmaktadır. Kürtler arasında 1915 soykırımını tanımlamak için kullanılan en yaygın tabir “fermana filehan” yani “Ermenilerin-Hıristiyanların Fermanı” tabiridir. Ezidiler inançlarından vazgeçmedikleri için bundan önce başlarına 72 ferman geldiğini söylemektedirler. Anlatılanlara göre 73. Ferman bunların en şiddetlisi, en acımasızı, tahribatı en yüksek olanı.

“Arabamın etrafına çok kurşun değiyordu, yalnız ben durmuyordum”

Ezidilerin 73. Ferman diye adlandırdıkları bu süreçte en acı olaylar ilk 7-8 günde Şengal Dağı’nda yaşanmıştır. Şengal Dağı’nda insanlar günlerce aç ve susuz kalmışlar, gündüz güneşin altında 40 derecede kavrulurken gecenin soğuğunda üzerlerine bir şey örtemedikleri için titremişler. Binlerce kişi yaşamını yitirmiş ve bunların büyük bir kısmı dağın zor şartlarına dayanamayan çocuklar, hasta ve yaşlılar olmuş. Ölenlerin ardından yas tutacak zaman olmadığı gibi teknik yetersizlikler nedeniyle toprağa gömme olanağına bile sahip olamamışlar. Birçoğu kurda kuşa yem olurken en şanslı olanın üzerini taşlarla kapatmışlar. Kadınlar ve genç kızlar IŞİD çetelerinin ellerine düşmemek için kendilerini kayalıklardan aşağı atmışlar. Yani fermanım büyüğü Şengal Dağı’nda yaşanmış.

Dağın yolunu tutan ve dağın tüm zorluklarını sırtlayanlardan biri de Xeyrî’dir. 30 yaşında olup üç çocuk babası olan Xeyrî savaşın yaşandığı iki köyden biri olan Sîba Şêx Xidir Köyündendir. Xeyrî 3 ağustos gecesi köylerinde yaşanan çatışmadan bahsettikten sonra köyden nasıl çıktığını şöyle anlatıyor;

Vallahi yaklaşık saat altıya geliyordu, köylüler köyden çıkmaya başlamıştı, biz bilmiyorduk, haberimiz yoktu. İlk patlamalar olduğunda bazıları çıkmıştı, yalnız büyük çoğunluğu o zaman çıkmaya başlamıştı. Saat yedi oldu, biz hala evdeydik. Biz de dedik çıkacağız. Biz çıktık babam dedi ben evde kalacağım.  ‘’Baba sen evde kalamazsın, sen yaşlı bir adamsın’’. Dedi ben kalacağım, biz yok dedik. Amcam dedi kimseyi bırakmayın. Savaşta kalanlardan kaçı bizimdir biliyorduk yani çok kişi kaldı. Yerlerinde kaldılar. Telefon vardı telefon ediyorlardı. Yalnız şebeke kötüydü çünkü telefonlar çoktu, şebeke kötüleşti. Amcam dedi çocukları götürün. Biz çocukları, bizim arabada küçük bir çocuğun bile yeri yoktu. Amcamınki ve diğer amcamınki taksiydi. Ona da girene kadar yükledik. Biz Heyalê Köyü’ne gittik. Ben köyden çıkarken bizim köyde bir polis noktası vardı, Saddam hükümeti zamanında buradaydı. Köyün yukarısında büyük bir tepenin oradaydı. Ben buradan köyün dışından geldim, köyün etrafından geldim. Arabamın etrafına çok kurşun değiyordu, yalnız ben durmuyordum. Yanımda aile vardı, ben durmadım. Tek bir tane arabaya değmedi. Ben buraya geldim. Bizim cadde dardı da, üç araba yan yana gidebiliyordu. Öyle hepsi büyüktür.  Ben kendi arabamın bir tekerleğini toprağa attım, bir tekerleği caddenin üzerinde bıraktım, hepsinin yanından geçtim doğrusu. Ben dedim çocukları kurtarayım. Yasaktı da ama ben gittim. Biz gittik, biz gittik. Biz oraya gittikten sonra telefon ettik, dedik nasıldır. Dedi vallahi, biz onların hakkından gelemiyoruz. Bir araba yanlarındaydı, onlarda çıktılar. Onlar da çıktılar. Bu kez bilmiyorum, bu kez eski köye geldik. Biz saat ona kadar kaldık Heyalê Köyü’nde.

Soykırım süreçlerinde her zaman insanların aklına kazınan bazı katliam mekanları olur ve bu mekanlar soykırımla adeta özdeşleşir. 73. Ferman’da soykırım mekanlarından biri de Ezidilerin reysî cadde (ana yol) dedikleri yerdir. Şengal Dağı ile ovayı birbirinden ayıran bu ana yol üzerinde kaçarken IŞİD çetelerince önleri kesip öldürülen ve esir edilen çok sayıda Ezidi’den bahsedilir. Fermandan bahseden her Ezidi’nin burada yaşananlara dair bir anlatısı oluyor.

Xeyrî bunu şöyle anlatıyor;

Vallahi DAİŞ geldi, bu cadde bizim köyündür, 9 km köyden uzaktır, Reysi Caddesi’dir. Gidiyordu, ben sana söyleyeyim Arapların arasına gidiyordu ve Şengal’e gidiyordu ve Musul’a falan.  Reysi Caddesi’nin burası bu yol çıkıp bizim köye geliyordu. Bu Reysi Caddesi’ydi, DAİŞ gelip burada durdu. Nöbetin orada arabaları durdu. Vallahi çok kişi eline düştü. Mesela yayandılar, arabası falan olmayanlara yetişti (DAİŞ). Mesela yolun başında, yol gelip caddeye çıkıyor. Orada 70’ten fazla köylümüzü, bizim köyden olanları öldürdüler. Caddenin üzerinde erkeklerin tamamını öldürdüler ve kadın ile çocukları götürdüler.

Ezidi halkı IŞİD çetelerinin saldırısıyla birlikte evlerini terk edip dağa yöneldi. Dağa gidenlerin çoğunun ilk uğrak yeri eski dağ köyleri olmuştur. Ezidiler 1975 yılında Saddam Hüseyin rejimi tarafından kontrol altına alınmak istenmiş ve dağ köylerinden zorunlu göçe tabi tutulup ovada kurulan toplu-köylere iskana zorlanmışlar. Hal böyle olunca; korunaklı dağ köylerinde yaşıyor olsaydılar bu kadar kayıp verir miydiler sorusunu akla geliyor. Xeyri kendisinin nasıl eski köylerine gittiğini şöyle anlatıyor;

Çıkıp dağa gelenlerin tamamı, Heyalê’de birbirimize yetiştik. Heyalê, Sikinîyê. Heyalê’de de dediler geldiler ve biz Heyalê’den Sikinîyê’ye gittik. Sikinîyê Şengal ile Qeraç arasındadır. Biz orada kaldık. Biz Sikinîyê’de kalıp öğle yemeği yedik. Biz biraz yemek yedik.

“Kadınlar beyaz mendillerini kaldırdılar”

Dağın eteklerinde bulunan eski köylerine giden Ezidiler çok uzun süre buralarda da barınamayacaklarını anlıyorlar. İlk gittikleri köylerin daha çok dağın eteklerinde olmasından dolayı IŞİD çeteleri ilk gün dağın eteklerinde olan ve kolay ulaşılabilen bu eski köylere de geliyor. IŞİD çetelerin gelmesiyle birlikte tehlikenin hala çok yakında olduğunu hisseden Ezidilerin büyük çoğunluğu Şengal Dağı’nın derinliklerine doğru yol almaya başlıyor.

Xeyrî şöyle anlatıyor bu süreci;

Saat iki, DAİŞ Derîyê Sikinîyê’ye geldi. Burası Qeraç’tır burası da kapıdır. Biz gidip ölülerimizi orada defnediyorduk.  Ölülerimizin mezarları oradaydı. Orada DAİŞ iki-üç büyük arabayla gelip durdu ve dağa ateş etti. Bu kez ses yankı yapıyordu. Biri dedi beyaz bayrak kaldırın bir şey olmuyor.  Kadınlar beyaz mendillerini kaldırdılar, DAİŞ durdu. Kurşun patlatmadılar. İki-üç insanı durdurdular, dediler korkmayın köyünüze gelin size bir şey demeyeceğiz. Gelin dönün. Bizim ile onların arası buradan şu ev kadar uzaktı (yaklaşık 50 m). Sesleri bize geliyordu, yalnız kalabalıktan biz seslerini rahatlıkla alamıyorduk. Amcam onlar dediler döneceğiz, biz köyümüze döneceğiz.  Amcam onlar döndüler ben dönmedim. Dönüp nereye gittiler. Yine Heyalê’ye gittiler. Biz Sikinîyê‘deydik onlar dönüp Heyalê’ye geldiler. DAİŞ çetelerinin oraya da gelmesinden dolayı amcam onlar dağa çıkıp tekrar bizim yanımıza geldiler. Güneş batmamıştı, battı batacak, DAİŞ yine Derê Sikinîyê’ye geldi. DAİŞ Derê Sikinîyê’ye geldi dedi, yarın saat ona kadar size mühlet, yine o üç Arap bunu söyledi. Size saat ona kadar mühlet, eğer Müslüman oldunuz oldunuz, eğer siz Müslüman olmadınız o zaman biz erkekleri öldüreceğiz ve kadınları götüreceğiz. Biz dağa çıktık.

Öncesinde onlara karşı savaşan Ezidiler dağdaki eski köylerine gelen IŞİD çetelerine saldırmıyorlar. Yanlarında çok sayıda kadın ve çocuğun bulunması onların silaha sarılmasını engelliyor.

Bu durumu Xeyrî’den dinleyelim:

Onlar başımızda Doçka (Bir çeşit silah) ile durdular, biri Bikisi (bir çeşit silah) üzerindeydi. Elimizde silah görselerdi, bize ateş ederlerdi. Silahlar arabadaydı. Biri arabadaydı, biri de evdeydi. Biz o zaman silahları çıkaramıyorduk. Her kim çıkarsaydı öldürürlerdi. Eğer o zaman çocuklar dağda olsaydı ve böyle biz erkekler tek Qeraç’ta olsaydık, evet onları öldürebilirdik. Yalnız çocuklar yanımızdaydı, böyle bir taş atamazdın. Bir çocuğun, bir kadının başına değerdi öylesine doluydu orası. Öyle yapsaydık, onlar elli kişiyi öldürürlerdi. Biz bu halde yapamazdık.

Şengal Dağı’na giren Ezidileri dağda en çok zorlayan şey susuzluk olmuştur. Ağustos ayının üçüydü ve Şengal Dağı yazın sıcaklığıyla kavruluyordu. Dört-beş saat içerisinde yanlarına hiçbir şey almadan evlerinden kaçıp Şengal Dağı’na sığınan yüz binlerce Ezidi’den bahsediliyor. Dağda suyun yok denecek kadar az olması ve yiyecek imkanının çok kıt olması, buraya sığınan yüz binlerce insanın can havliyle, yanlarına bir şey almadan yola çıkışları, onları her an ölümle yüz yüze getirmiş. Özellikle de çocuklar için bu durum gittikçe daha zor bir hal almış. Burada aç ve susuz olmakla birlikte yetişkin erkeklerin göğüslemeleri gereken bir başka şey çocuk ve kadınları hayatta tutma sorumluluğu.

Gerisini Xeyri’den dinleyelim:

Biz dağa çıktık. Biz geldik, biz kendimize su alıp yukarıya çıkardık. Yirmi litre su. Yirmi litre suyumuzdu, dağa çıktık suyumuz bitti. Biz gittik, kendimizi aşağılara bıraktık, beş litre su getirdik. Biz kırk kişi beraberdik, kırk kişilik bir grup. Biz kapak ile çocuklara su veriyorduk, yalnızca ölmesinler biz bir yere varana kadar. Biz susuzluktan ölenleri gördük. Yani ben susuzluktan düşüp ölenleri gördüm. Yanlarında su yoktu. Benim kadar olanlar, çocukları var. Yavaş yavaş ilerliyorduk. Biz dedik, kendimizi yola yakın tutmayalım. Biz bir yerde durduk.  Biz kol diyorduk. Kol incirlerin falan olduğu yerdir. Eski Kol’ler vardı, biz bir Kol’de durduk. Kuru ekmek Kol’ün üzerinde vardı, biz çocuklara verdik, biz onlara su getirdik. Yiyecek yoktu.  Biz kuzey mıntıkasına gittik yalnız dağın kuzeyine. Biz gidip, hayvan getirip kesiyorduk. Ekmeksiz, ekmek azdı. Ağaçların üzerinde her birine biraz et veriyorduk. Dedik, onların içi (midesi) boşalmasın. Biz anneler çocuklarına süt versin diye onlara veriyorduk. İkinci gün biz kendimizi aşağılara bıraktık. Biz ağaçların altında falan kaldık. Gidip su getiriyorduk, dedik bu şekilde olmuyor suya yakın yere gideceğiz, su uzaktı. Üçüncü gün biz kendimizi suya yaklaştırdık. Biz suyun yakınına geldik. Dördüncü gün biz gidip su getirdik ve bir köye gittik. Bir köy vardı, Kerkê Köyü diyorlardı. O da dağın eteklerindeydi. Bizim Heyalê Köyü gibi o da dağın eteklerindeydi. Kerkê’nin bu tarafı Kuzey mıntıkasıydı. Biz gittik, ben ve başka birisi içine girdik. Biz dedik, olsun öldürülelim ama çocuklara bir şey getirelim. Kimse yoktu. Köpek ve kuşların sesi dışında bir ses yoktu. Biz kendimizi köye bıraktık, bir eve gittik. Ben içine girdim bir torba dolu kuru ekmek vardı. Ben omuzlarıma aldım ve dedim hadi yeterdir biz başka bir şey götürmüyoruz. Biz kuru ekmeği getirip suyun içine koyduk, su bize yakındı,  suyun içine koyup yediler.

Yüzyıllardır bir anne şefkatiyle Ezidi halkını kucaklayıp bağrına basan Şengal Dağı yine çocuklarına kucak açmıştı ama bu sefer farklıydı. 35-40 yıldır dağdan uzaklaştırılmış Ezidiler Şengal Dağı’ndan uzak düşmüşlerdi ve dağ cellatlara karşı tüm çocuklarını kucaklayamıyordu. Dağdan uzak olmalarından kaynaklı dağın eteklerine gelen Ezidilerden yaşlılar dağa tırmanamıyor ve dağın eteklerindeki bazı kadim köylerinde kalmak zorunda kalıyorlardı. Diğer aile bireylerini düşünmek zorunda kalan insanlar vicdanlarında gedikler açılsa da mecburen yaşlı olup yürümekte zorlanan aile üyelerini orada terk etmek zorunda kalıyorlar. Yaşlılarda aile üyelerinin hayatta kalmasını istediklerinden onlara yük olmak istemiyorlar.  Babasına çok düşkün olan ve yaşlı olup yürümekte zorlanan babasıyla olan hikayesini Xeyrî şöyle anlatıyor;

Beşinci gün ben karar verdim, dedim ben gideceğim, ben artık burada kalmıyorum. Annem dedi neden, karım dedi neden, kız kardeşim dedi neden, amcam dedi neden. Dedim babam bizimle değil ben gidip babamı getireceğim. Babam bir arkadaşının evinin yanında kalmıştı, dedi ben burada kalacağım. Dedi ben burada olacağım eğer biraz ekmek olursa bana verirler. Beşinci gün ben gittim. Saat sabahın dördüydü, altıncı gün. Ben kendimi bıraktım, gittim. Ben bizim halktan kalanları gördüm, bazıları dağın aşağısında kalmışlardı, Sikinîyê’de falan. Ben gördüm ki 200 insana yakın kişi dağa çıkmaya çalışıyor. Dedim hayırdır, dediler dün DAİŞ yanımıza gelmiş ve demiş pazartesi gününe kadar eğer siz Müslüman oldunuz, oldunuz eğer siz Müslüman olmadınız, birinizi bırakmayacağız. O yaşlılar dağa tırmanmaya başlamışlardı. Gittim baktım, babam arabamın yanındadır, her yeri tozdur. ‘’Evet baba, baba sen ölmemiş miydin dedi’’. Ben yok dedim. Dedi senin ölmüş olman lazım. Ben dedim, baba sen bana dedin ben yoldaşımın evinde kalacağım, arkadaşımdır dedin yoksa ben sana gelirdim. Vallahi, babamın elbiseleri de orada kalmıştı biz kendimizle getirmiştik. Ben kalktım dedim hadi. Ben babamın elbiselerini sırtladım ve dedim baba hadi kalk. Erkek kardeşim de bize su getiriyordu. Biz buradan şu köye kadar yürüyorduk, babam diyordu beş dakika dinlenelim. Yavaş yavaş ben gittim, ben baktım biri orada ağlıyor, başka biri ağlıyordu. Dedim hayırdır sen niye ağlıyorsun. Bizim köyün halkıydı. Dedi ben ağlıyorum çünkü bu benim annemdir ve ben taşıyamıyorum, dedi kalacak. Annesini götürdü, bizim bir türbemiz vardı ona Kuba Şêx Mend diyordular. Götürüp o türbeye koydu, türbeyi bombaladılar, annesini öldürdüler. DAİŞ gelip o türbeyi bombaladı. Bu anlattıklarım bizim dağdaki altıncı günümüzde oldu. Türbeyi bombaladıkları gün yedinci gündü, yalnız biz altıncı gün oradan geldik. Altıncı gün ben ve babam dağa çıkarken gördük, biri çay yapıyor. Ben dedim babam çayı seviyor. Ben gidip bir tas da babamın çayını getirdim. Bu halde ben beşinci günden altıncı güne kadar bir şey yememiştim. Ben kalkıp babamın bir çayını götürdüm. Dedi oğlum sen aç değil misin. Ben yok dedim. Dedi cebimde biraz ekmek var kurudur, ben dedim hele. Bu kadarcık bir parça ekmek bana verdi ben yedim. Biz dağın başına çıktık dedi akşamdır, dedi burada uyuyacağız. Biz orada uyuduk. Yedinci gün sabah daha yeni dünya aydınlanmıştı ben babama dedim, biz kalkıp gidelim. Babam dedi ben edemiyorum. Yorulmuştu, dedi ben edemiyorum. Ben koluna girdim, kardeşimde yavaş, yavaş kırk metre kadar yürüdük. Her beş metrede oturuyordu. Ben dedim gel, ben gittim bir ağacın altına onun elbiselerini bıraktım dedim, al elbiselerini değiştir, dedim kokuları gitsin. Ben elbiselerini verdim, onun eşyalarını hepsini kendisine verdim. Ben dedim şey yap. Biz Bîra Kulûbê Köyü’ne geldik. Biz kuyunun başına geldik, yüzümüzü yıkadık, bir su içtik ve biz Kersê’ye doğru geldik. Biz geldik, ailemiz Kersê’ye yakındı. Bu halde biz kendimizi bırakıp Derê Kersê’ye gittik, sekizinci gün oldu.

“İki engelli çocukları vardı, annesi birini götürdü ve birisi kaldı”

Şengal Dağı’na sığınan Ezidilerin dağa çıkarken ve dağda yaşadıkları zorluklara eklenen bir diğer zorluk da yaşadıkları korkunç şeylerden sonra hayatta tutunmakta zorlanan mazlum halkın dağdan inme sürecidir.

Xeyrî’den bu süreci dinleyelim:

Vallahi biz sekizinci gün Derê Kersê’ye yetiştik. Öğlen biz dedik, çıkacağız, saat bir. Saat bir, biz çıktık. Yaklaşık beş dakika kadar yürüdük, bir araba geldi. Ben elimi kaldırdım, dedim Allah adı için babamı ve bu yaşlıları alın. Aldılar, yaklaşık yüz metre kadar götürdüler ve bıraktılar. Dediler biz böyle gideceğiz, biz bu kadar yapabiliyoruz. Döndüler, dediler arabalar gelecek burada bekleyin. Biz durmadık, biz dedik gideceğiz. Babam dedii, ben gelemiyorum. Ben dedim, siz gidin. Ben dedim baba ben seni bir defa bıraktım, seni bugün bırakmayacağım. Benim engelli bir çocuğum var, ben eşimin kucağına verdim dedim al, ben babamı getireceğim. Annem, kız kardeşim onlar da bizi beklediler. Ben dedim ben babamla geleceğim, onlar da dediler bizde gitmiyoruz.

Dünya hayatında çoğu zaman anlam vermediğimiz ve düşünmediğimiz bazı durumlar an olur hayat kurtarır ve bu da dilimizde mucize diye hayat bulur. Xeyri’nin dağdan inerken yaşadığı çaresizliğe derman olan ve gerçekten de mucize denebilecek bir şey olur. Bir taraftan engelli çocuğu ve ailesi diğer tarafta ise yürümekte zorlanan ve kendisini arkada bırakıp gitmelerinin isteyen babası. İkisinden de vazgeçmeyen Xeyri’nin karşısına çıkan bir eşek her şeyi değiştiriyor.

Eee bir eşek oradan geldi. Benim bir arabam vardı, ben 12-13 bin dolara almıştım. O gelen eşeğe seslendim. Seslendiğim gibi gelip yanımda durdu. O zaman bana arabamdan daha güzeldi. Öyle durdu, ben şeyini yaptım ve bir battaniye üzerine attım ve babamı bindirdim. O zaman arabamdan daha güzeldi. Yani deselerdi bu senin arabandır bu eşeği bana ver, vermezdim. Amcaoğlum 12 bin dolar birine verdi, dedi beni ve ailemi Suriye sınırına yetiştir ama o dedi götürmüyorum. Bu halde biz geldik.

Soykırım süreçlerinde herkesin bildiği gibi en çok mağdur olan kesim dezavantajlı gruplar oluyorlar. Bunların başında yaşlılar, çocuklar ve engelliler geliyor. Xeyri’nin bir engelli çocuğu olduğundan olsa gerek engelli çocuklara karşı çok duygusal. Xeyrî dağdan inerken terk edilmiş bir engelli çocukla karşılaşmasını şöyle anlatıyor.

Biz caddeye yetişmemiştik. Biz daha oraya yetişmemiştik biz durduk ve dedik bir su içeceğiz, bu hayvana bir su vereceğiz. Biz birbirimize yetişene kadar duracağız ve beraber yürüyeceğiz.  Biz durduk baktım, bir çocuk sırt üstüdür, bir çocuk sırt üstüdür ekmek ve su yanına bırakmışlar. Gözleri bu kadardır, başı bu kadardır, kendisi kısadır. Ben baktım bir evde, bir evin içindeydi.  Böyle sırtüstüydü, öyle üzerinde bir battaniye var ve ekmek ile suyu yanına bırakmışlardı. Yarabbim, ben kaldıramıyorum da, ben babamı tutmuşum, sırtımda bir şeyler var. Benim eşyalarım, babamınkiler benimledir, ben onu da taşıyamıyorum. Ona acıdım.  Ben yirmi metre kadar yürüdüm baktım bir adam su motorunun yanındadır. Kuyudaki dinamoyu çalıştırıp halka su veriyor.  Ben adama dedim, bir çocuk buradadır. Dedi, evet haberim var kendisinden. Dedi iki engelli çocukları vardı, annesi birini götürdü ve birisi kaldı. Dedi eğer ben yapabilirsem onu da kurtaracağım ve eğer yapamadıysam da. Dediler iki gün sonra bazıları o engelli çocuğu Suriye’ye getirmiş ve orada ölmüş. Hevaller (PKK) getirmişlerdi ama ölmüştü.

Şengal Dağı’na sığınan Ezidilerden çok sayıda kişi farklı sebeplerden dolayı yaşamını yitiriyor. Açlıktan, susuzluktan, sıcaklıktan, kahrından ölenlerin yanında çok sayıda kişide farklı sebeplerden dolayı intihar ediyor.

Xeyri bunu şöyle anlatıyor:

Benim duyduğum ve gördüğüm şey gördüm yaşlı bir insan Allah’ın rahmetine gitti. Dediler o Allah’ın emriyle öldü. Ben gömdüklerini gördüm. Mezarını yolun kenarına yapmışlardı. Bir başkası Şeyh idi, bizim köydendi bizden uzak değildi. O susuzluktan öldü, benim kadar bir gençti. Bir başka akrabamızda, ben bunları biliyorum.  Bizim bir başka akrabamızda ailesi, annesi DAİŞ’in eline düştü ve karısı da, çocukları da dediler DAİŞ’in eline düştüler. O geldi, dedi ben onları aramaya gideceğim. Duydu onların DAİŞ’in eline düştüğünü, o da kendini öldürdü. Annesi Allah’ın rahmetine gitti, DAİŞ’in yanında Allah’ın rahmetine gitmişti. Sen biliyor musun orada, dağda. Ailesi (DAİŞ) ilene düşmemişti. Karısı DAİŞ’in eline düşmemişti. O da Allah’ın rahmetine gitti. Onun için dediler, kendini öldürdü. Benim kadar olan bir gençti, akrabamız. Ben bunu biliyorum, ben yolda bunu gördüm. 

İkinci yıldönümünde Şengal Ezidi Soykırımı – II: 3 Ağustos 2014’de neler oldu?

Namık Kemal Dinç-İrfan Çelik

Şengal demek Şengal Dağı demektir. Irak’ın batısında Suriye sınırında bulunan Dağ, etrafı çölle kaplı büyük bir kütle olarak coğrafyaya hakim bir konumdadır. Batıdan doğu istikametine uzunluğu yaklaşık 80 kilometre olan dağın, güney kuzey ekseninde uzunluğunun yaklaşık 10 kilometre olduğu söylenmektedir. En yüksek noktası Çelmera’nın (Kırk Yiğit) 1460 metre olduğu dağ, bir sıradağlar toplamından oluşmaktadır. Su kaynaklarının sınırlı olduğu dağda geçmişte bostan, bahçe tarımı yapılmaktaymış. 1975 yılına kadar Ezidiler çoğunlukla dağın içinde bulunan köylerde yaşarlarmış. 1975 yılında Saddam Hüseyin aldığı bir kararla Ezidileri toplu-köylere yerleştirmiş. Toplu-köy politikası bir zamanlar Bülent Ecevit’in Türkiye’de gündeme getirdiği köy-kent projesinin hayli benzeri bir uygulamadır. Bazen 5, bazen 7-8 köy ahalisi zorla dağın içerisinden çıkarılarak Dağın etrafındaki düzlüklerde inşa edilen köylerde ikamete zorlanmıştır. Ezidiler bu toplu-köylere micema demektedirler. Bugün bu köylerin nüfusu neredeyse bir kent kadar olup; on bin ile kırk bin arasında değişmektedir. Şengal bölgesinde bu politika çerçevesinde 15 toplu-köyün inşa edildiği söylenmektedir. Bu politikayla düze indirilen Ezidiler daha kolay kontrol edilecek ve Irak devlet sisteminin içerisine dahil edileceklerdir.

1975 sonrası köyler dağın etrafındaki düzlüklerde inşa edildiğinden dağ, köyleri kuzey ve güney köyleri olarak ikiye bölmüştür. Ezidiler güneyde kalan köyler için kıblet köyleri, kuzeydekiler için ise şemal köyleri tabirini kullanmaktadırlar. Yine Şengal kent merkezi dağın güney yamacında bulunmaktadır. Güney köyleriyle kuzey köyleri arasında bulunan dağ, ilişki ve irtibatı zorlaştıran bir özelliğe sahiptir. Şengal Dağı, aynı zamanda Ezidiler için birçok ziyaretgâhın bulunduğu önemli bir inanç merkezidir. Bu sebeple Ezidiler dağla ilişkilerini hiçbir zaman tam olarak kesmemişlerdir. Cenazelerini fırsat bulduklarında dağdaki eski köylerinde defnetmişlerdir. 2003 yılında Saddam rejimi yıkıldıktan sonra ise dağda bulunan eski köylere geri dönüş başlamıştır. Tamamı olmasa bile birçok köyde tekrardan ocaklar tütmeye başlamıştır.

Saldırı başlıyor

Şengal’e IŞİD saldırısı 3 Ağustos 2014 tarihinde dağın güneyinde bulunan Girzerik ve Siba Şex Xidir köylerine saldırılarla başlamıştır. Bu köylerin etrafındaki yerleşimlerin uzun süredir IŞİD tarafından kontrol edildiğini Ezidiler takip etmektedir. Fakat peşmergenin güvenlik unsuru olarak köylerde konumlanması ve köylerin etrafının mevzi ve duvarlarla (Ezidiler buna satır yani sınır diyorlar) tahkim edilmesi yaklaşan tehlike karşısında kendilerini güvende hissetmelerini sağlamıştır. Saldırı ilk olarak gece 02.00 sularında Girzerik köyüne havan toplarının atılmasıyla başlamış. Yaklaşık yarım saat sonra ise Siba Şex Xıdır köyü IŞİD’in saldırısına uğramıştır.

“Biz sabah saat yedi buçuğa kadar savaştık”

Saldırıyı ve sonrasında yaşananları şimdi de Siba Şex Xıdır köyünden 29 yaşındaki Seid’den dinleyelim:

Saat üçe on dakika kala DAİŞ bize saldırdı. Saat iki buçukta da Girzerik’e saldırdı. Biz onlara baktık, ben şahsen sınırın üzerindeydim. Biz onlara baktığımızda gördük, başlarına ateş düştü. Onlar büyük bombalar atıyorlardı. Böyle yaptıktan sonra bizim yanımıza geldiler. Amcaoğlum onlar Girzerik köyündeydiler, bana telefon ettiler. Dedi “Seid sen nerdesin.” Dedim “ben sınırın önünde nöbet tutuyorum. Ben ve peşmerge cemaati ve bizim cemaatimiz beraberiz…” Dedi “ben sayıyorum 25 araba o tepeden inip Sîba Şêx Xidir’e doğru geliyor gözleriniz açık olsun.” Biz “tamam” dedik. Sonunda geldiklerinde Sîba Şêx Xidir yüksekte kalıyordu… Sonunda gelip arabalarını durdurdular… Biz sabah saat yedi buçuğa kadar savaştık. O zamana kadar biz savaşımızı yaptık. Kimse bize yardıma gelmedi biz de çekip geldik.

Seid sabaha kadar IŞİD saldırısına karşı direndiklerini anlatıyor. O gece peşmerge güçlerinin konumu, ne zaman ve nasıl hareket ettikleri en tartışmalı konulardan biri. Sabaha kadar bütün süreci yakından deneyimleyen Seid, peşmergenin kendileriyle birlikte sınırda yani mevzilerde savaştığını, komutanlarıyla bağlantı kurup yardım istediklerini, söz verilen yardımın bir türlü gelmediğini, akabinde geri çekilmeleri talimatı aldıklarını anlatıyor:

Sîba Şêx Xidir de, bizimle beraber olan peşmergeler; Allah vekildir ben ve 10-12 arkadaşımdık, biz de peşmergelerin yanındaydık biz orada savaşımızı yaptık. Onlar da 10-15 kişiydi, peşmergeydiler ve mevcuttular orada. Allah vekildir ben kendi gözlerimle gördüm onlar da DAİŞ’e karşı savaştılar ve sana söyleyeyim büyük sorumluyla ilişki kurdular, Serbest Bapîr (Şengal Peşmerge Sorumlusu) ile ilişkilendiler. Dedi “Sîba Şêx Xidir’e destek güç gönder DAİŞ etrafımızı sarmış.” Serbest Bapîr dedi “ben destek gücü göndereceğim yalnız kendinizi koruyun, kendinizi koruyun, destek gücü Dihok’tan bize destek gücü geliyor.” Fakirlerim onlar da, peşmergeler onlar da savaşlarını yaptılar. Biz de savaşımızı yapıp direndik. Sîba Şêx Xidir’ınkiler direndiler. Ben kendi gözlerimle gördüm. Ben kendi gözlerimle gördükten sonra günahtır diyeyim değil mi. Onlar da bizimle beraber direndiler, telefon ettiler. Saat dört olduğunda telefon ettiler dediler “bir destek gücü gelmedi, saat beş oldu gelmedi” saat altı oldu, telefon etti dedi “bir destek gücü gelmedi.” Dedi “geliyor, caddenin üzerindedir geliyor.” Şingal’de onun (DAİŞ) çok gücü geldi. Sonunda Serbest Bapir onlara dedi “kendinize kaçın.” Dedi “sizin alakanız yok.” Serbest Bapir o zamana kadar kaçmıştı, gitmişti. O fakirleri, zavallım o peşmergeleri orada bırakmıştı. Yalnız o ve büyük sorumlular, onun büyük arkadaşları kaçmışlardı… Sen şimdi bizim millete sorarsan diyecek peşmerge kaçtı.  Peşmerge kaçmadı, sorumluları, siyasi sorumlu kaçtı. Siyasi sorumlu kaçıp gittikten sonra ben fakirim, sanki birinin yanında çalışıyorum. Şimdi doğru değil mi.  Sana söyleyeyim o fakirim peşmergeler de bizimle savaştılar, biz beraber DAİŞ’e karşı savaştık. Yalnız büyük sorumlu Serbest Bapîr ve büyük sorumlular diyeyim siyasi sorumluların tamamı kaçtı. Onlar gittiler, gidip kendilerini kurtardılar ve dediler kaçın. Onlar da biçareydiler, bizim gibi fakirlerdi hani ne yapacaklardı. Onlarda bizim aramızdandılar. Beraber kaçtık, biz de köyden kaçtık.

“Biz tek bir gram bir şeyimizi götürmedik”

Yaptığımız birçok görüşmede Seid’i doğrulayan bir şekilde peşmergelerin köyleri saat 06.00 gibi terk ettikleri ve Şengal bölgesinden çekilerek Kürdistan bölgesine geçtikleri söylendi. Peşmergenin çekildiğini anlayan halk, artık direnmenin kar etmeyeceğini düşünerek kendi imkanlarıyla köylerini terk etmeye başlar. Seid, kendi köylerinden çıkışları ve Dağ’a doğru yolculuğun ayrıntılarını anlatıyor:

…Saat yedi-yedi buçukta halk göç etmeye başladı, göç ettiler. Köyden çıkmaya başladılar. Yani nasıl. Biz tek bir gram bir şeyimizi götürmedik. Sadece üzerimizdeki elbiselerdi. Sadece bu elbiseler. Allah vekildir bu elbiselerimizdi. Böyle giydiğim elbiselerimdi ve silahım kolumdaydı ben sınırdaydım. Kız ve erkek kardeşlerim evdeydiler. Sonunda eve telefon ettim dedim çıkın. Bu kez bizim milletimiz vardı orada. Bizim köyün arabaları çoktu. Sana söyleyeyim orada hiç yoksa bizim köyde 3 bin araba vardı, 4 bin araba bizim köyde vardı. Biz de girdik biz ve ailem çölde yürüdük. Dağın düzlüğü açıktı onlar dağa gelmeye korktular. Köyün çevresini tutmuşlardı. Köyün bu tarafından köye girdiler ve millet geldi. Millet geldi, arabalarla kaçtık ve birbirimizi çekip gidip dağa girdik. Biz eski köylerimize gittik. Dağdaydılar Sikinîyê, Heyalê biz oraya gittik ve böyle dağa girdik.

İnsanlar genellikle arabalar vasıtasıyla köylerden çıkmışlar. Bazen bir arabaya elli kişinin bindiği olmuş. Ama arabası olmayanlar boş yer varsa bine bilmişler, yoksa yayan yürüyerek kurtulmaya çalışmışlar. Saldırı karşısında direnen gençler köylerini en son terk eden kişiler olmuşlar. Genellikle araç kalmadığı içinde yürüyerek gitmek zorunda kalmışlar. Bir de tabi yaşlılıktan, hastalıktan köylerinden çıkmak istemeyen kişiler olmuş. Seid bu süreci şöyle anlatıyor:

…Ben saat sekizde köydeydim. Ben ile erkek kardeşlerim onlardık. Ben erkek kardeşime dedim gel koşalım. Bizim bir amcamızdı, babamın amcasının oğluydu diyordu, “ben evin önünde kalacağım.” Yaşça büyüktü. Dedi “ben evin önünde duracağım, siz gidin.” Biz “yok” dedik.  Bu kez onun da sadece bir oğlu vardı başka da yoktu. Ben ona dedim “olmaz.” Oğlu bizimleydi ve erkek kardeşim de bizimleydi biz kaldırıp arabaya koyduk. O zaman artık cemaate yer yoktu millet arabalara bindi. Senin araban varsa sen çocuklarını koyuyordun ve sen sesleniyordun millete “gelin, binin” diye. Binebildiğiniz kadar binin ve tutabildiğiniz kadar tutun. Arabaların arkasından koşup öyle yapın. Sana söyleyeyim, bazıların arabalarına 50 kişi biniyordu, bir araba hepsi birbirinin başları üzerine biniyorlardı. Sana söyleyeyim o zaman arabalar azalmıştı, saat sekizde kalmadılar. Alem gitti bizde koştuk… Onlar gittiler ve biz yayan kaçtık.

“Ayaklarımızın altındaki toprak yükseliyordu”

Katliam anlarında en mağdur kesimlerden biri de çocuklardır. Aile fertlerinden kopan, yalnız kalan çocuklar genellikle bu saldırıların ilk kurbanlarından biri olur. Seid, köyden 500 metre uzaklaştıklarında amcaoğlunun kendisine seslediğini ve bir çocuğun yanlış istikamette IŞİD üyelerine doğru gittiğini söyler. Sonrasında yaşananları Seid şöyle anlatıyor:En çok kullanılan etiketler arasından seç

Dedi.. “orada bir çocuk var tepeye doğru gidiyor ve DAİŞ tepenin üzerindedir…” Sadece oydu. Silahım kolumdaydı, ben amcamın oğluna dedim ve erkek kardeşime dedim “siz gidin kendinizi kurtarın vallahi ben gideceğim bu çocuk korkmuş…” Ben köyden 500 metre uzaklaşmıştım. Ben kendisine gittim, ben gittiğimde onlar bana ateş ettiler. Ben… dereye girdim ve… seslendim, ağladı. Ben onun elini tuttum dedim “hadi.” Dedim “sen nereye gidiyorsun, ailen nerde.” Dedi “hepsi gitmiş, ben tek kalmışım.” Kızdı, ben elinden tutup getirdim. Düşün ben getirdiğimde DAİŞ de o tepenin üzerindeydi. Kontrol noktasındaki tepe, orada doçkanın (bir çeşit silah) yönünü, millet orada caddeye doğru gidiyordu, ben caddeye doğru gitmedim… Caddenin orada kontrol noktası vardı, Doçkanın yönünü oraya çevirip millete ateş ettiler. Bütün milleti bu tarafa çevirdiler. Çok kalmamışlardı az kalmışlardı. Allah vekildir gördüler, bizi de gördüler, biz yürüdük. Biz… yürüdük doçkanın yönünü bize çevirip bize ateş ettiler. Doçkanınkiydi. Sonunda böyle bize ateş ettiler, ayaklarımızın altındaki toprak yükseliyordu, toz oluyordu. Toz oldu, biz de toz kaldırdık. Ayaklarımda ayakkabı vardı böyle ayaklarımı yerden sürüklüyordum. Dedim belki biraz toz kalkar içinde kayboluruz. Vallahi böyle kurtulduk ve ben küçüğü dağa götürdüm.

Seid, aynı zamanda köylerinde kendileri gibi şanslı olmayan yakınlarından da söz ediyor. Kimi insanlar cadde üzerinde kaçış sırasında IŞİD’in yolu tutması nedeniyle kurşunlara hedef olurken kimileri de köylerinden çıkmaya fırsat bulamadıklarında yakalanarak öldürülmüşler.

Sana söyleyeyim, babamın dayısı ile oğlu, iki-üç-dört tane onların amca çocukları yani takriben yedi kişiydiler. Her yedisini DAİŞ onları, onların evi köyün dışındaydı. Diğerlerinin hepsi kurtuldu, yalnız onlar kalmışlardı ve kendilerini kurtarmak için bir eve girmişlerdi. Şahsen bizim kapımız, burası bizim kapımızdır burası da buda Siba Şêx Xidir’ın çıkış kapısıdır. Arabaların girdiği kapı. Siz otopark diyorsunuz orada yakaladılar onları. Cemaatin yanında video var. Sana söyleyeyim dayım, onlar orada girdiler ve onları öldürdüler… Yedi kişiydiler. Bu kez bizim aşiretimizden onlar 10-15 kişiydiler hepsini orda öldürdüler. Yani sen köye gitseydin birini burada öldürdüler, birini burada öldürdüler. Bu kez sınırın önünde yani sınırın önünde çok kişiyi öldürdüler. Onların silahları bizimkinden güçlüydü. Bizimkiler keleşnikoftular.

Vallahi de bizim milletimizden DAİŞ’in eline düşenler, sana söyleyeyim 200 yakın kişi kaldı onları yakaladılar. Yaşlılar falandı, öyleleriydi. Gençler ve diğerleri sana söyleyeyim dayım onlar sana söyleyeyim sağ olarak DAİŞ’in elindeydiler. DAİŞ ne yaptı. Hepsini öldürdü, hepsini öldürdüler ve videosu mevcuttur. Arkadaşların yanındadır. Girip öldürdüler. Sağ yakaladıkların sağ olarak öldürüyorlardı. Diyorlardı kafirdirler, bu Sîba Şêx Xidir’dakiler bizimle savaşmış onları öldürmemiz lazım. Girip öldürdüler.

TARİHTE ÊZİDÎ FERMANLARI

1246’DA MUSUL’UN ZENGİ ATABEYİ BEDREDDİN LULU’NUN ŞEYXAN’A SALDIRISI.

Şeyh Adi’nin Laleş’teki türbesini yerle bir eden Bedreddin Lulu mezarından çıkardığı Şeyh Adi’nin kemiklerini yakar ve kutsal emanetlere el koyar.

16. YÜZYIL: Şeyhülislam Ebû Suûd Efendi’nin Fetvası ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Fermanına Göre Şêxan ve Musul Êzidîlerine Yönelik Saldırı ve Katliam

Kanuni Sultan Süleyman Bağdat’ı İran Safevi Devleti’nden geri almak için harekât başlattığında Êzidî beylerinden Mîr Huseyin Dasnî’yi Soran Bölgesi’ne bey olarak tayin eder ve Şeyhhan ile Musul’u da kendisine bağlar.3 Ancak devletin malını koruyamadığı gerekçesiyle İstanbul’a davet ettiği Mîr Dasnî’yi idam eder.4 Liderlerinin idam edilmesini kabullenmeyen Êzidîler ayaklanınca bazı din adamları ve koltuk kaygısına kapılan Behdinan Beyi Sultan Hüseyin’in de kışkırtmasıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine Şeyhülislam Ebû Suûd Efendî bir fetva yayımlar. Bu fetvaya göre yurtları “darulharb” ilan edilen Êzidîlerin öldürülmesi, kadın ve çocuklarının esir alınması ve kadınlarının cariye olarak satılması helal kılınmıştır. Bu fetva örneklerden ilki olup Êzidîler için daha sonra çıkarılan fetvalar için emsal olmuştur.5

1638 Yılında Diyarbakır Valisi Melek Ahmed Paşa’nın Şengal Êzidîlerine yönelik büyük bir saldırı ve katliamı yaşanmıştır. Bu katliam hakkında Melek Ahmed’in dilinden Evliyâ Çelebi şunları nakletmektedir: “Şengal Êzidîlerinden yaklaşık on bin kişiyi öldürdüm; çok sayıda Êzidîyi esir aldım ve ele geçirdiğim büyük miktarda ganimetlerle Diyarbakır’a geri döndüm”.6

1650 Yılında IV. Murad’ın Fermanıyla Van Valisi Şemsi Paşa’nın Musul Êzidîlerine Karşı Gerçekleştirdiği Saldırı ve Katliam

1. Murad 1639 yılında Bağdat’ı İran Safevi Devleti’nden geri aldığında özellikle Mîrza Bey’e bağlı Êzidîlerden büyük bir destek almıştı. Sultan Murad da bu desteğe karşılık Mîrza Bey’e “paşa” unvanı vererek onu, Musul Eyaleti paşası yapmıştı. Sadrazam Kara Murad Paşa’nın yapıcı ilişkileri sayesinde Osmanlılar ile Mîrza Bey’e bağlı Êzidîler arasında herhangi bir problem çıkmadı. Ancak bu zat sadrazamlıktan alındıktan sonra bunu fırsat bilen Musullular huzursuzluk çıkarıp Sultan Murad’ı kışkırttılar ve Sultan Murad ile Êzidîlerin arasını bozmayı başardılar. Neticede Sultan Murad’ın çıkardığı ferman doğrultusunda Van Valisi Şemsî Paşa kendi askeri güçleri ile Diyarbakır’dan gelen güçleri birleştirip Êzidîlere saldırmış ve büyük bir katliam yapmıştır.7

1715 Yılında Bağdat Valisi Hasan Paşa’nın Şengal Êzidîl erine Yönelik Saldırısı ve Katliamı

Hasan Paşa’nın bu saldırısı 18. yüzyılda Êzidîlere yönelik geçekleştirilen en büyük saldırılardan biri olarak kabul edilir.8 Hasan Paşa’nın bu saldırısına bazı Kürt beyleri de destek vermişlerdir.9 Topların da kullanıldığı bu saldırıda Şengal’a yönelen Hasan Paşa güçlerine karşı Êzidîler Şengal’de bir vadinin adı olan “Dêr Asî” de savunmaya geçer ve büyük bir direniş gösterirler. Ancak kendilerinden her açıdan çok üstün olan Paşa’nın güçleri karşısında çok sayıda kayıp verir ve Paşa’dan “eman” dilerler. Paşa da başlangıçta bu emanı verir fakat daha sonra içlerinde Dîlo, Mendo, Xrkî ve Sevas gibi Şengal liderleri de olan çok sayıda Êzidîyi öldürür, büyük bir katliam yapar. Yasîn Umerî bunun bilançosu hakkında şunları yazar: “Şengal’ın bazı köyleri yakılıp yıkılır; Êzidîlerin kadınları ve çocukları esir alınır ve büyük bir ganimet ile Bağdat’a dönülür”.10

1733 Yılında Bağdat Valisi Ahmed Paşa’nın Şeyhhan Êzidîlerine Yönelik Saldırı ve Katliamı

Vali Ahmed Paşa 1715 yılındaki katliamın mimarı olan Vali Hasan Paşa’nın oğludur. Babasından sonra onun yerine vali olan Ahmed Paşa da Êzidîlere yönelik olarak babasını aratmayacak bir saldırı ve katliama girişmiştir. Nitekim o da 1733 yılında Şeyhhan Êzidîleri üzerine büyük bir askeri güçle hücum etmiş ve Êzidîlerin Büyük Zap Nehri kıyısındaki köylerini tarumar etmiştir.11

 

1752 yılında da Bağdat Valisi Süleyman Paşa Şengal Êzidîlerine yönelik büyük bir saldırı ve katliama girişmiştir. Şengal Êzidîlerine yönelik bu saldırıya bazı Arap aşiretleri ve Kürt beyleri de destek vermişlerdir. Saldırıdan önce Êzidîleri bölen vali, bu bağlamda soydaşlarından ayrılan 3000 Êzidîyi Mardin yöresine göndermiştir. Geriye kalanlar Süleyman Paşa’nın üstün askeri gücü karşısında tutunamayacaklarını anlamış ve Şengal’ın mağaralarına sığınmışlardır. Paşa haber göndererek erkek, kadın ve çocuklarıyla birlikte dağdan inip kendisinden eman diledikleri takdirde onlara bu emanı vereceğini söylemiştir. Buna inanan 1000 Êzidî savaşçı erkek kadınları ile beraber dağdan inerek kendilerine gösterilen bir vadide toplanmış ve silahlarını teslim etmişlerdir. Ancak verilen eman sözü tutulmayarak Êzidîler büyük bir kıyıma tabi tutulmuş, kadınlar ve çocuklar esir alınmıştır. Bu arada Paşa’nın askerlerinden de 200 kişi öldürülmüştür.12

Dağdan inmeyen Êzidî güçleri ile Paşa’nın güçleri arasında dağın zirvesindeki Polat Kalesi etrafında şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. Kaleyi kuşatan Paşa’nın güçlerine karşı direnç gösteren Êzidîlerin bu direnci kaleye giden suyun kesilmesi ve susuz kalmaları neticesinde kırılmıştır. Bu çatışmada 3000’den fazla Êzidî erkek öldürülmüş ve bunlardan 300 kişinin kafaları kesilerek İstanbul’a gönderilmiştir. Sayıları 4.500 olan kadın ve çocuklar da ganimet olarak alınmıştır.13 Vali bu korkunç katliamın ardından kendisine destek olan Arap aşiret reislerine ve Kürt beylerine değerli hediyeler göndermiş ve büyük bir törenle kendilerine ödüller verip nişaneler takmıştır.14

1732-33 Yılında Nadir Şah’ın Surdaş ve Kerkük Arasında Kalan Mıntıkadaki Êzidîlere Yönelik Saldırı ve Katliamı

Bu tarihte Musul’a doğru harekete geçen Nadir Şah (Nadir Qûlî), Surdaş ile Kerkük arasında uzanan mıntıkada çok sayıda Êzidî’yi öldürmüş, mallarına el koymuş, kadın ve çocuklarını esir almıştır.15

1733 Yılında Nadir Şah’ın Kardeşi Azarbeycan Valisi İbrahim Han’ın Merağî ve Saldûz’da Êzidîlere Yönelik Saldırı ve Katliamı

İbrahim Paşa 1733 yılında İran Kürdistanı’nda (Rojhilat) Merağî ve Saldûz’da Êzidîlere yönelik büyük bir saldırı düzenlemiş, bu saldırıda çok sayıda Êzidîyi öldürmüş, 1.500 kadar Êzidî ailesini esir almış ve servetlerine el koymuştur.16

1733 Yılında Celîlîlerin Zap Nehri Kıyısındaki Êzidîlere Saldırı ve Katliamları

Celîlîler 1726-1834 yılları arasında Musul Eyaleti’nde hüküm süren bir ailedir. Bu aile Abdülmalik oğlu Abdülcelîl’e olan nispetlerinden dolayı bu adı almıştır. Bazı kaynaklara göre bu aile aslen Diyarbakırlı olup ataları Abdülcelîl zamanında Musul’a gelip yerleşmiştir. Ailenin bölgedeki ekonomik, sosyal ve siyasal konumu nedeniyle Osmanlılar Musul Eyaleti’nin yönetimini 1726 yılından itibaren bu aileye vermiştir.22

Bu ailenin ilk hâkimiyet yıllarında Şeyhhan Beyliği’nin nüfuz alanı Musul, Maqlub ve Karare Dağları, Şengal Dağı ve Habur-Dicle Nehirleri arasındaki mıntıkalardı. Bu nüfuz alanının stratejik önemi Güney Kürdistan’ı Musul’a, Musul’u da Halep ve Şam’a bağlayan yolların buradan geçmesidir. Bu bakımdan yöre Êzidîleri bu yolları kullanan kafilelerin önünü kesiyor ve onları haraca bağlıyorlardı. Bu yollara hâkim olmak için Bağdat Valisi Ahmet Paşa’nın gönderdiği güç ile Musul Celîlîleri’nin kendi liderleri Hüseyin Paşa Celîlî komutasındaki güçten ortak bir ordu 1733 yılında Zap kıyısında oturan Êzidîlere saldırmış, buradaki köyleri yakıp yıktıktan sonra Musul’a dönmüştür.23

1735 Yılında Nadir Şah Fermanlarıyla Mehabad, Saldûz ve Merağî’deki Êzidî Ayaklanmasını Bastırmak İçin Yapılan Saldırı ve Katliam

Nadir Şah ve İbrahim Hasan’ın daha önceki saldırı ve katliamları bölge Êzidîlerini harekete geçirmiş ve onları 1735 yılında Mehabad, Saldûz ve Merağî’yi içine alan bölgede bir ayaklanmaya sevk etmiştir. Ancak Nadir Şah fermanlarla görevlendirip bu bölgeye gönderdiği Muhammed Dost Beg Karaoğlu, Muhammed Kasım Han Efşarî Urmî ve Alî Takî Han Mukriyanî eliyle bu ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırmıştır.17

1742 Yılında Nadir Şah’a Bağlı Alî Takî Han’ın Saldûz Êzidîlerine Saldırı ve Katliamı

1742 yılında Saldûz mıntıkasına yönelik bir saldırı gerçekleştiren Alî Takî Han el-Mukrî, Nadir Şah’a bağlı olarak anılan bölgedeki Êzidîlere karşı katliama başvurmuş; çok sayıda Êzidî’yi esir almış, mal ve mülklerine el koymuştur.18

1743 Yılında Nadir Şah’ın Alî Qûlî Han Komutasında Musul’a Gönderdiği Ordunun Altunköprü, Erbil ve Kerkük Mıntıkalarında Êzidîlere Saldırı ve Katliam

Nadir Şah 1743 yılında Alî Qûlî Han komutasında büyük bir orduyu Musul’a doğru göndermiştir. Ordu Altunköprü şehrine vardığı zaman burada bazı kimseler Nadir Şah’a haber göndererek Altunköprü, Erbil ve Kerkük mıntıkalarında bazı Êzidî aşiretlerinin bulunduğunu ve onları ortadan kaldırmadığı takdirde Musul’a gidiş sırasında orduya saldırabilecekleri yönünde Şah’ı kışkırtırlar. Şah bunun üzerine ordu komutanı Alî Qûlî Han’a gönderdiği fermanda bu Êzidî aşiretlere karşı harekete geçmesini, yer ve yurtlarını yakıp yıkmasını, hiçbir istisna yapmadan hepsini öldürmesini emretmiştir.19

Saldırı emrini haber alan Êzidî aşiretleri süvari ve piyadelerden oluşan 10.000’den fazla savaşçıyı hazırlamıştır. Karşılarındaki güç de 12.000 askerden oluşmaktadır. İki cephe karşı karşıya geldiğinde Êzidî güçler başlangıçta üstün geldiyse de Şah’ın ordusuna katılmak üzere gönderilen takviye güçlerin gelmesiyle birlikte savaşın seyri Êzidîlerin aleyhine gelişir ve Êzidîler mağlup olurlar.  Bu savaşta binlerce erkek, kadın ve çocuk esir alınır; esirlerin tümü bizzat Nadir Şah’ın talimatıyla öldürülür.20

1743 Yılında Nadir Şah’a Bağlı Ordunun Zap Kıyısındaki Êzidî Köylerine Saldırı ve Katliamı

Nadir Şah güçleri Kerkük ve Erbil mıntıkalarını hâkimiyetleri altına aldıktan sonra ordusuna Musul’a doğru hareket etme emrini vermiştir. Altunköprü’den geçen ordu Yukarı Zap kıyılarında bulunan Êzidî köyleri yıkmış; ekin tarlalarını yakmış; erkekleri öldürmüş; kadın ve çocukları esir almıştır.21

1787 Yılında Şeyhhan’da Denanî Êzidîlere Yönelik Saldırı ve Katliam

Tek başına Musul Celîlîleri ile Şeyhhan’ın Denanî aşiretinden olan Êzidîler arasında meydana gelen ilk çatışma Vali Abdülbakî Paşa Celîlî zamanında 1786 yılında meydana gelmiştir. Ordusunun başında Şeyhhan Êzidîlerine karşı harekete geçen bu valinin saldırısına karşı koyacak gücü kendilerinde bulamayan Êzidîler yerlerini terk ederek dağa sığınmış, ordu da onların yerlerini tarumar edip talan etmiştir. Askerler talan ile meşgul olduğu sırada Êzidîlerin o günkü lideri olan Nemir b. Simo Ağa 500 savaşçısıyla birlikte dağdan inip onlara saldırmıştır. Saldırı sırasında neye uğradıklarını şaşıran askerler sağa sola kaçışarak canlarını kurtarmaya çalışmış; aynı zamanda ordunun komutanı olan Vali Abdulbakî Paşa, kardeşi ve bazı akrabaları da dâhil olmak üzere 100 kadar asker öldürülmüş ve silahlarına el konulmuştur.24

Êzidî lider Nemir’e ait bir kalenin bulunduğu Duhok’a bağlı Simêl köyünde meydana gelen bu olaydan sonra Osmanlı yetkilileri 28 Nisan 1787 yılında İstanbul’dan Bağdat Valisi Vezir Süleyman Paşa’ya bir talepname göndererek Musul Valisi Abdulbakî Celîlî’yi öldüren Êzidîlerin üzerine büyük bir ordu göndermesini emreder ve bu saldırıya ganimet düşkünü olan bazı Arap aşiretlerinin de mutlaka katılmaları gerektiği yönünde valiyi uyarırlar. Vali bu emir gereği hazırladığı büyük bir orduyla Musul-Mardin arasında Denadî Êzidîlerin oturdukları bölgeye saldırmış ve büyük bir katliam yapmıştır.25

1798 Yılında Bağdat Valisi Yardımcısı Abdulaziz b. Abdullah Beg’in Etrafına Topladığı Bazı Arap Kabileleriyle Birlikte Şeyhhan Êzidîlerinin Köylerine Yönelik Baskı ve Katliamı

1798 yılında Bağdat Valisi Yardımcısı Abdulaziz b. Abdullah Beg etrafında toplanan Albû, Hamdan ve Tay adlı Arap kabileleri Musul’dan Êzidîlerin Şeyhhan’daki köylerine doğru harekete geçmiş ve sabah vakti Şeyhhan’a varmışlardır. Êzidîlerin o günkü Şeyhhan Beyi olan Hasan Bey yanına ailesini de alarak dağa kaçmak zorunda kalmıştır. Ordunun buradaki saldırısı sırasında 15 köy yakılıp yıkılmış; kadın ve çocukları esir alınmış, çok sayıda kişi öldürülmüş ve bunlardan 45’inin kafaları kesilerek Bağdat’a götürülmüştür.26

1753-1800 Yılları Arasında Şengal Êzidîlerine Yönelik Ekonomik Çıkar Amaçlı Saldırı ve Katliamlar

1) 1753 yılında Bağdat Valisi Süleyman Paşa Şengal Dağı Êzidîlerine karşı bir saldırı başlatmış, köylerinin etrafını kuşatarak büyük bir katliam yapmıştır. Bu saldırı ve katliam sırasında erkekler öldürülmüş; kadın ve çocuklar esir ve ganimet alınmış; bahçe ve bostanlar kökünden sökülmüş; tarlalar yakılmış ve 300 kişinin kafası kesilerek İstanbul’a gönderilmiştir.27

2) 1767 yılında Musul Valisi Muhammed Emîn Paşa el-Celîlî oğlu Süleyman Paşa’yı bir ordunun başında Şengal Êzidîlerinin üzerine gönderir. Şengal Êzidîleri Süleyman Paşa’dan eman dilerler. Süleyman Paşa 1000 adet koyun ve üç adet at vermeleri şartıyla onlara eman vereceğini söyler. Bunun üzerine Êzidîler 3 at ve 800 koyun verirler. Zira başka da koyun yokmuş. Fakat bu eksikliği kabul etmeyen Paşa, reisleri de dâhil olmak üzere çok sayıda Êzidîyi öldürür ve esir aldıklarını da Bağdat’a götürüp hapse atar.28

3)  1773 yılında Musul Valisi Süleyman Paşa Şengal Dağı Êzidîlerine saldırmıştır. Saldırıda 300 Êzidîyi öldürmüş; 3 çocuğa ganimet olarak el koymuş; koyun sürülerini gasp ederek Musul’a götürmüştür.29

4) 1779 yılında Süleyman Paşa’nın kardeşi Musul ordusu komutanı olarak Şengal’e saldırmış; 5 Êzidîyi esir aldıktan sonra mahsullerini talan ederek Musul’a götürmüştür.30

5) 1791 yılında Musul paşalarının ekonomik amaçlı saldırılarını örnek alan Arap Tay kabilesinin reisi Faris b. Muhammed de Şengal’e saldırmış; saldırı neticesinde çok sayıda Êzidîyi öldürdükten sonra buradaki köyleri yakıp yıkmış; hayvanlarını talan etmiş ve kadınların namusuna el atmıştır.31

6) 1794 yılında Musul Valisi Muhammed Paşa el-Celîlî başında bulunduğu askerleriyle Şengal üzerine hücum ederek çok sayda Êzidîyi öldürmüş ve bunlardan 13’ünün kafasını keserek önce Musul’a, ardından Bağdat’a götürmüştür.32

1809 Yılında Bağdat Valisi Süleyman Paşa’nın Şengal Êzidîlerine Yönelik Saldırı ve Katliamı

Vali bu saldırıya gece vakti Telafer üzerinden vardıkları ilk Êzidî köyünü talan etmekle başlamış; köyün hayvanlarına el koymuş; köyün erkeklerini öldürüp kadınlarını esir almıştır. Koy Sancak Emîri Muhammed Bey’in de destek verdiği bu saldırıda Êzidî liderlerin kafaları kesilmiş; bu da Êzidîlerde Türklere karşı bir nefret uyandırmıştır.33

1824 Yılında Bağdat Valisi Alî Paşa’nın Şengal Êzidîlerine Yönelik Saldırı ve Katliamı

Vali anılan yılda Şengal’e karşı düzenlediği saldırıda çok sayıda Êzidîyi yaralamış ve öldürmüştür.34 Saldırıdan önce Baban Kürt büyükleri ile istişare eden Alî Paşa’ya destek veren Babanlılar bunu dini açıdan bir cihad olduğunu söylemişlerdir. Zaten bu saldırının önemli bir özelliği orduda yer alan kesimlerin meseleye cihad ruhuyla bakmaları ve bu ruhla savaşmalarıdır. Saldırıdan önce Şengal Dağı’na çekilen Êzidî güçleri burada sağlam korunaklara yerleşerek savunma pozisyonu almış ve Alî Paşa güçlerini beklemeye koyulmuşlardı. Alî Paşa güçleri işe Êzidîlerin evlerini yakmakla ve bahçe-bostan ağaçlarını kesmekle başlamışlardır.35

1832-1834 Soran Kürt Beyi Muhammed Paşa (Mîrê Gewre)’nın Saldırı ve Katliamı

Birçok koldan Êzidî soydaşlarına karşı saldırı başlatan bu Kürt beyi yüzlerce Êzidîyi öldürmüş; sadece Dasnî Êzidîlerinden 4000 kişiyi esir alarak Rewanduz’a götürmüştür. Êzidîleri öldürmekle kalmayan Muhammed Paşa onların servetlerine de el koymuş; özellikle taşınması kolay olan büyük miktarda para, altın ve gümüşü almış; ordusuna aldığı 4000 kadar yeni askerin parasını bu servetten karşılamıştır.40

1835 Yılında Musul Valisi Muhammed İnce Bayraktar’ın Şengal’e Yönelik Saldırı ve Katliamı

Valiliğinin ikinci yılında bu saldırıyı geçekleştiren Muhammed bu saldırıda içlerinde lider kadrosunun da bulunduğu çok sayıda Êzidîyi öldürmüştür.36

1836 Yılında Reşîd Paşa’nın Şengal’e Yönelik Saldırı ve Katliamı

Ünlü araştırmacı ve Êzidîlik uzmanı Kermi-lî’nin tespitlerine göre bu saldırıda çok sayıda Êzidî boğazlanmış; o denli ki kanları köylerin içinde sel gibi akmıştır.37 Bu saldırı daha önce bazı âlimler tarafından Êzidîlerin kâfir olduklarına ilişkin verilen fetvaya dayandırılmıştır.38

1837 Yılında Hafız Paşa’nın Şengal’e Yönelik Saldırı ve Katliamı

Êzidîler bu saldırıdan önce kadın, çocuk ve yaşlılarını Şengal Dağı’nın mağaralarına yerleştirmiş; daha sonra üç gün süren savaşın içine girmişlerdir. Bu savaşta Êzidîlerden 2000 kadarı öldürülmüş; 6000 kadarı da esir alınarak Musul ve civar şehirlere götürülmüştür. Bu şehirlere götürülen esirlerden erkek olanlar öldürülmüş; kadınlar da cariye olarak satılmıştır. Savaşın merkezi olan Mihrikan köyündeki Êzidî aşiretten sadece 700 kişi kurtulmuştur. Şengal’in mağaralarında korumaya alınan kadın, çocuk ve yaşlıların tümünün de öldürüldüğü bu katliamda 800 ile1000 arası Osmanlı askeri de öldürülmüştür.39

1844 Yılında Bedirxan Bey’in Saldırı ve Katliamı

 Şengal Êzidîlerini Botî olarak kabul eden Cizre Kürt beyleri onlardan vergi alıyorlardı. İngiliz seyyah ve arkeolog Austen Henry Layard’a göre “Bedirhan Bey döneminde 1844 yılının sonlarına doğru Tur Abdîn mıntıkasındaki Êzidîlere yönelik büyük bir saldırı gerçekleşmiş; bu saldırıda Êzidîlerden çok sayıda erkek ve kadın öldürülmüş; kadın ve çocuklar civar şehirlerde satılığa çıkarılmıştır.”41 Bu saldırı ve katliam sırasında bölgede bulunan Georg Percy Badger’e göre “Tur Abdîn Êzidîleri Bedirxan Bey tarafından İslam dinini kabul etmeye zorlanmış ve buradaki 7 Êzidî köyüne el konulmuştur.”42

1892 osmanlı padişahı ıı. abdülhamit’in zorla müslümanlaştırma politikası ve 4. ordu feriki ömer vehbi paşa’nın katliamları

Ağustos 1892’de harekete geçen Ömer Vehbi Paşa Şeyxan ve Şengal’e askeri operasyon düzenler. Yapılan zorlamalar sonucunda bazı Ezidi liderler din değiştirdiklerini Müslüman olduklarını açıklarlar. Ezidi yerleşimlerine mescit ve mektep açılması kararlaştırılır. Ömer Vehbi Paşa, Ezidilerin kutsal haç mekanı Şeyh Adi Türbesini medreseye çevirir, buraya bir müderris ve yirmi kadar talebe getirilmesi kararı alınır, türbeyi basarak buradaki kutsal eşyaları gasp eder, yağmalar ve kullanılmaz hale getirir. Ezidiler bu kutsal eşyaların bir kısmına ancak 1914 yılında tekrar kavuşurlar.

Ömer Vehbi Paşa’nın yürüttüğü bu siyasetten kaçan Ezidiler yine soluğu Şengal Dağı’nda almışlardır. Şengal üzerine askeri operasyon düzenleyen Paşa burada büyük katliamlara imza atmıştır. Öyle ki, hiçbir kural ve karar tanımaz bir hale gelen Paşa 8 Aralık 1892’de görevinden alınır. İstanbul’da Şurayı Devlet’e bağlı bir komisyonda yargılanır, önce Şam’a sürülür ardından zorunlu emekliliğe sevk edilir. Ama Ezidiler için bir direniş merkezi haline gelen Şengal’de çatışmalar iki buçuk yıl devam eder. Bu dönemde Şengal’e gelip yerleşen Feqiran Aşireti reisi Heme Şêro daha sonra Şengal’in ve Ezidilerin tarihi açısından önemli kişilik olarak kayıtlara geçecektir.

2007 Saldırı ve Katliamları

14 Ağustos 2007 tarihinde Şengal’in iki Ezidi köyüne bombalı araçlarla saldırı düzenlenmiştir. Siba Şex Xıdır ve Tilezer köylerine düzenlenen bombalı saldırıda yaklaşık dört yüz kişinin hayatını kaybettiği söylenmektedir. Akşama doğru gerçekleşen saldırıda kimi anlatılara göre dört kimi anlatılara göre üç kamyon kullanılmıştır. Bomba dolu kamyonlardan biri Siba Şex Xıdır köyünde patlatılmış ve burada 40 civarında insan ölmüştür. Tilezer köyünde ise bomba dolu kamyonlar dükkanların bulunduğu bir çarşıda patlatıldığından üç yüzden fazla insan ölmüştür. Ezidiler bu saldırıyı 2007 fermanı olarak değerlendiriyorlar.

Ağustos 2014, 73. FERMAN şengal soykırımı

17 Ekim 2014 tarihinde İMC Televizyonu’nun 14.00 haber bülteninde verilen bilgilere göre Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin bu son katliamla ilgili verdiği istatistiksel rakamlar şöyledir:

5.000 kadar Ezdî erkek öldürülmüştür.

100 Ezdî erkeğin kafası kesilmiştir.

7000 civarında Ezdî kadın ve kız kaçırılarak cariye olarak satılığa çıkarılmıştır.

Birçok Edî kadın ve kıza tecavüz edilmiştir.

Bazı Ezdî kadınlar IŞİD komutanları ile evlenmeye zorlanmıştır.

Bu tarihsel kronolojinin hazırlanmasında Kürt Tarihi dergisinin 15’inci sayısında yer alan Prof. Dr. Kadri Yıldırım’ın “Fetvalar, Fermanlar ve Katliamlar Kıskacında Êzidîler” başlıklı yazısından yararlanılmıştır.