İkinci yıldönümünde Şengal Ezidi Soykırımı – VI: Yaşam koridorunun açılması

Namık Kemal Dinç-İrfan Çelik

Takvim yaprakları 9 Haziran 2014’ü gösterdiğinde Irak’ın ikinci büyük vilayeti, aynı zamanda zengin petrol kaynaklarıyla bilinen kenti Musul, IŞİD’in eline geçmiştir. O zamana kadarki en büyük hamlesini yapan örgüt, bir hafta sonra 16 Haziran’da Musul’a bağlı bir kaza olan ve Türkmenlerin yoğunlukta bulunduğu Telafer kentini, yine çok büyük bir direniş olmadan hakimiyetine almıştır. Telafer, Musul’dan Şengal’e uzanan ana yol üzerindeki bir yerleşim birimidir. Telafer’in alınmasının ardından Ezidi köylerinin etrafında bulunan Şengal’e ya da diğer kazalara bağlı bütün Arap yerleşim birimleri IŞİD’in denetimine girmiştir. Örgütün bir sonraki hamlesinin Şengal ve Ezidiler olacağı gün kadar aydınlık ve ortadadır. Gelişen tehlike üzerine Barzani’ye bağlı peşmergeler Telafer’den Şengal kent merkezine uzanan ana yol üzerinde kontrol noktası kurmuş, sürekli denetim yapmaktadırlar. Yine bütün Ezidi köylerinde peşmerge güçleri konumlanmış ve güvenlik önlemleri almışlardır.

Şengal ve Ezidiler üzerinde IŞİD tehdidinin belirmesi üzerine, özellikle Telafer’in ele geçirilmesinin ardından Kandil’de bulunan PKK yönetimi KDP ve YNK yetkililerine çağrıda bulunmuş. Şengal’i yaklaşan IŞİD tehlikesine karşı birlikte savunalım demişler. Ancak verilen cevap olumsuz olmuş; “Şengal’i savunacak gücümüz vardır, burada yeterli sayıda peşmerge bulunmaktadır, sizin desteğinize ihtiyacımız yok.”

Ardından eklemişler, “burası bizim denetimimiz altındaki bir bölgedir, bize rağmen faaliyette bulunmanızı kabul etmeyiz.” Verilen yanıt üzerine PKK yönetimi Şengal bölgesine eğitimden geçmiş, profesyonel 12 gerillanın gizlice gönderilmesini kararlaştırmış. Gizli bir şekilde faaliyet yürüten bu gerilla birliğini fark eden peşmergeler 3 gerillayı gözaltına alıp ve tutuklamışlar. Şengal Dağı’nda daha çok gençlerle savunma hazırlığı yapan gerillalar, bir kısım Ezidi gencini eğitilmek üzere Suriye’nin Rojava bölgesine göndermiş ve orada hazırlık yapmışlar.

IŞİD 3 Ağustos 2014’de Şengal’de Ezidilere saldırdığında dağda ilk savunmayı yapan gerilla birlikleri bunlar olmuş. Ama saldırının büyüklüğünü ve yaşanan tablonun ağırlığını değerlendiren Kandil, 3 Ağustos sabahı 2 tabur gerillanın Şengal’e gönderilmesini kararlaştırmış ve o gün yola çıkarmış. Bu gerillalar Şengal Dağı’na ancak 5 Ağustos tarihinde varabilmişler. Ardından dağın 25 noktasında mevzilenerek IŞİD saldırılarının önüne geçmeye ve kontrolü ele almaya çalışmışlar. Ama Şengal Dağı’nda yüz binlerce insanın bulunması ve açlıktan, susuzluktan ölümlerin yaşanması, bu kadar insanın dağda iaşesinin mümkün olmaması güvenli bir şekilde insanların tahliye edilmesini gündeme getirmiş. Bunun üzerine gerillalar Şengal Dağı’nın kuzeyinden Rojava bölgesine bir koridor açılmasına karar vermişler. IŞİD’den temizlenen Digure ve Dohla köylerinin ortasından bir yol, koridor açarak insanları tahliye etmeye başlamışlar. 8 Ağustos’ta açılan yaşam koridoru 10 gün boyunca aktif olarak kullanılmış ve yüz binlerce insan bu yoldan geçerek kurtulmuş.

“Durumumuz çok kötüydü”

Şengal’in güneyinde IŞİD’in ilk saldırdığı köy olan Girzerik’de yaşayan 27 yaşındaki Sibyan günlerce dağda yaşam mücadelesi verdikten sonra gerillalarından açtığı koridordan geçtikten sonra hayatını kurtarmış. Sibyan’ın anlattığına göre dağa çıktıkları ilk gün gerillalarla karşılaşmışlar. Ama gördükleri gerillaların sayı ve donanım açısından yetersizliği güven konusunda tereddüde yol açmış:

İlk gün şahsen kendim dört hevali (PKK) gördüm, dağın üzerinden yanımıza geldiler. Yanımıza geldiler dediler; inşallah bir şey yok, savaşın olmasına izin vermeyeceğiz. Dedik hani silahlarınız neyle savaşacaksınız? Yanlarında keleşnikof vardı, dediler bunlarla savaşacağız ve size ulaşmalarına izin vermeyeceğiz. Doçkaları da vardı, büyük doçka. Onu da götürüp yolun üzerine bıraktılar ve bizim cemaatimiz de bir araya geldi. Güneş batmak üzereydi… DAİŞ’in iki-üç arabası yukarı çıktı. Yaklaştılar, dağa çıkan yolun üzerine geldiler. Virajdı, yaklaştılar bunlar (gerillalar) ateş ettiler ve arabalarını yaktılar. Vallahi bir-iki arabalarını yaktılar ve onlar (DAİŞ) geri döndü. Döndüler ve böyle biz altı-yedi gün dağın başından kaldık. Yiyecek yoktu, su yoktu…

Gerillaların IŞİD karşısında gösterdiği direniş dağa sığınan Ezidileri de etkilemiş ve onlarında gerillalarla birlikte savaşmasına yol açmış. Ezidi gençlerin gerillaya destek vermesinin ardından dağda belli geçitleri tutarak IŞİD’in geçişlerini engellemiş ve halkın katledilmesinin önüne geçmişler:

Onların bir arabasını yaktılar biri de döndü, dönüp yine Şingal’e gitti. Bu sefer böyle olduktan sonra cemaatin tamamı hevaller (PKK) ve Şingal’deki savaşçılar bir araya geldiler. Yol vardı, böyle dağa gelen iki yol vardı. Kersê’den, kuzey tarafından bir yol vardı. Bir yolda o taraftan vardı. Onlar yolun o tarafını, cemaatte yolun bu tarafını tuttu. Onlar orayı tuttu ve bırakmadılar dağa girsinler. Altı-yedi gün onların tarafında ve bunların tarafında savaş vardı. Yalnız savaşıyorlardı ve bizim ile onların arasında savaş sürekliydi. Erzak yoktu. Uçak erzak bıraktı. Dediği gibi bize bıraktı. Bir şeyler bıraktılar, su bıraktılar. Yani doğrusu durumumuz çok kötüydü, bir şey kalmadı.

Şengal Dağı’na sığınan insanlar bir yandan IŞİD saldırılarına karşı koymak zorunda olduğu gibi diğer yandan hiçbir hazırlık yapmadan çıktıkları yolculukta açlık ve susuzlukla baş etmek zorunda kalmışlar. Hazırlıksız yakalandıkları saldırıda birçok insan açlık ve susuzluktan hayatını kaybetmiş Şengal Dağı’nda. Dağda daha uzun süre kalmak ölümlerin artmasına yol açacağından çözüm en kısa sürede biriken kitleyi tahliye etmekte görülmüş. Şengal’in kuzeyinde bulunan iki Ezidi köyünün arasından bir koridor açılarak tahliye işlemine başlamışlar:

Vallahi açlıktan öldüler, susuzluktan öldüler. Dağa tırmandılar ve çok su olmadığından susuzluktan boğuldular. Yani dediği gibi çok kişi Solax tarafının aşağılarında kaldı. Orada savaş oldu. DAİŞ ateş ettiğinde çocuklarına değiyor ve çocukları ölüyor, savaşçılar ölüyor, yaşlılar ölüyor. Yani o yolda çok kişi öldürüldü. Bu sefer altı-yedi gün [dağın] içinde kaldık. Yedinci gün öğleden sonra, benim bir dayım hevallerleydi (PKK). Bizimle konuştu, dedi şimdi Digurê ve Dohla’nın ordayız. Siz inip gideceksiniz, çıkıp gelin. Dedi ben hevallerle (PKK) beraberim, biz yolu açmışız. Allah’a inancın olsun bizimle konuştuğunda öğlendi. Biz ona dedik yetiştik geliyoruz. Biz öğlen kendimizi dağdan aşağı bıraktık. Allah’a inancın olsun güneşin batmasına yakın Digurê ve Dohla’ya yaklaştık. Karanlık oldu, caddeye ulaştık gece oldu. Gece oldu biz caddeye ulaştık. Savaş oldu…

 

“Digurê ile Sinûn arasında savaş (çatışma) oldu”

Sibyan ve beraberindeki yaklaşık 150 kişilik grup dağdan inip caddeye ulaştıklarında çatışmaya denk gelmişler. Şanslarının yaver gitmesi sayesinde o bölgede bulunan bir çobana denk gelmişler ve grup olarak çobanın ev sahipliğinde sabaha kadar güvenlik içerisinde çatışmanın geçmesini beklemişler:

Tahmini olarak 120-140 [kişi] erkek, çocuk ve aileyle beraber hepimiz art arda vermişiz ve yayan yürüyoruz… Digurê ile Sinûn arasında savaş (çatışma) oldu. DAİŞ Sinûn’daydı ve hevaller (PKK) Digurê’deydi. Evet, savaş oldu. İkisinin arasında savaş oldu. Gece oldu ve çatışma başladı. O taraftan bir çoban geldi biz ona sorduk.  O dedi siz nereye gideceksiniz. Dedik yol açılmış gidip geçeceğiz.

Bu sefer açılan yol Digurê ile Dohla yolu açıldı. Sen kendini dağdan aşağı bıraktığında yol yoktu. Araba yolu yoktu, biz yayandık. Bu sefer biz yayan geldik. Gece oldu ve çatışma oldu. Bu sefer oradan bir çoban geldi, Digurê tarafından. Dedi siz bu gece nereye gideceksiniz. Dedik valla yol açılmış geçmek istiyoruz. Dedi evi yıkılasılar bu gece gitmeyin çatışma var, valla giderseniz de kurtulamazsınız. Dedi benim yanıma gelin. Dedi bu taraftan çocukları benim yanıma getirin. Dedi bende orada traktör var ve su var. Size su vereceğim, size yiyecek vereceğim. Sabaha kadar belki yol iyice açılır ve siz de geçersiniz. O zaman iyidir dedik.

Karşılaştıkları çoban Digure köyünden bir Ezidi’dir. Sibyan ve beraberindekiler o akşam çobana misafir olur ve onun sunduğu içecek ve yiyecekleri yiyerek sabaha kadar uyurlar. Sabaha kadar dinlenen grup çatışmanın sona erdiğini öğrenmenin ardından gerillalara yetişir:

Dedi bu çocukları ailelerle beraber getirip benim yanıma ulaştır sabaha kadar Allah kerimdir. Eğer yarın yol yine düzelirse yine çocukları ve aileleri geçirin. İyidir dedik… Biz o çobanla gittik bize biraz su getirdiler. Yürüyebilmeleri için o çocuklara, o kadınlara verdik. Suları kalmadı, kapları kurudu ve ailemizi peşimize takıp biz o adamın yanına getirdik. O da bizim cemaatimizdendi.

Hayvanları ordaydı, traktörü ordaydı ve su tankeri ordaydı. O ve hayırseverlerin tamamı sağ olsun. Çocuklar su ve ekmek verdi. Onlara yemek de yaptı. Sana söyleyeyim gece saat on ikiye kadar bizimle ilgilendi. Biz orada uyuduk, orada saat sabah yediye kadar uyuduk. Saat yedide yol açıldı, biz de gittik. Biz gidip caddeye ulaştık. Digurê ve dağa yakın olan caddeye. Biz ona Rîya Reysî diyorduk, büyük yoldu. Biz oraya ulaştık ve sana dedim yayan gittik.

 

“Hevaller yoldaydılar”

Digure köyünde denetimi ele geçiren gerillalar, yan tarafında bulunan ve yine bir Ezidi yerleşimi olan Sinun nahiyesinden gelen IŞİD saldırısını engelleyerek açılan yolun güvenliğini sağlamışlar. Koridorun açık olduğu 10 gün boyunca IŞİD saldırıları devam etmiş ve gerillalar bir yandan savaşırken diğer yandan insanların tahliye edilmesi için çalışmışlar. Kitlenin hızlı bir şekilde ve güven içerisinde tahliye edilmesinde Rojava’dan getirilen araçları kullanmışlar. Araçların yeterli olmadığı durumlarda ise yürüyerek geçenler de olmuş:

Hevaller (PKK) yoldaydılar. Doğrusu yolu açmışlardı. Biz Digurê ile Dohla arasına ulaştık, hevaller (PKK) bize araba gönderdi. Biz hepimizi bir arabaya koyup Suriye’ye götürdüler. Bizi Suriye’ye götürdüler ve orada bize yiyecek verdiler, su verdiler, kadrimizi çok bildiler ve onlar ile dinleyenler sağ olsun. Dostlar ve hayırseverler de sağ olsunlar. Bizden esirgemediler. Dedi şimdi burada dinlenin, şimdi otobüs gelip sizi götürecek. Biz Suriye’de hevallerin yanında kaldık. Biz iki-üç saat kaldık ve bize bir otobüs gönderdiler. Yaklaşık on-on beş otobüs bize gönderdiler ve bizi otobüse koyup götürdüler.

Rojava’ya geçen Ezidilerin bir kısmı orada kurulan kamplarda konuk edilmiş, bir kısmı ise halk tarafından ağırlanmış. Şengal’den kaçan Ezidilerin kaldığı Rojava’da kamplar hala var ancak Ezidilerin büyük kısmı orada kalmak yerine Kürdistan bölgesine geçmeyi tercih etmiş. Bu tercihlerinde ve daha sonra Türkiye’ye geçme tercihlerinde rol oynayan temel faktör IŞİD’in yeni bir saldırısına maruz kalma korkusudur:

Bizi getirdiler, orada kamp vardı. Yanılmıyorsam Dêrik Kampı’ydı… Dedi kampta kalın, sizi Kürdistan’a götürecekler. Bizden önce birileri Kürdistan’a gelmişlerdi. Dedik biz onların yanına gitmek istiyoruz, dedik Kürdistan’a gideceğiz. Bizi götürüp Dihok’a bıraktılar. Biz Dihok’ta kaldık, on beş gün Dihok’ta biz bir okulda kaldık.

Biz Dêrik’te kalmadık… Bizi Suriye’den doğrudan Kürdistan’a getirdiler. Otobüs bizi Kürdistan’a getirdi. Kalanlar da kaldı. Amcam onlar kaldılar, dayımlar kaldılar… Altı aydan fazla Suriye Tilbisîyê’de kaldılar. Evet, onlar oraya gitti ve biz geldik. Biz Dihok’a geldik ve on beş gün Dihok’ta kaldık, yaklaşık yirmi gün Dihok’ta bir okuldaydık.

Sibyan, Kürdistan bölgesinde kaldıkları süre içerisinde halkın onlara yardımlarından, yaklaşımlarından minnettarlıkla bahsediyor. Anlattığına göre Duhok ve Zaxo halkı Şengalli Ezidilere elinden gelen yardımı yapmaktan geri durmamış:

Dihok’ta sağ olsunlar, gerçekten de doğruyu söyleyeyim Dihok halkı ve Zaxo halkı yani onların halkı bizim milletimize yardım ettiler. Onlarda yiyecek, ekmek öyle şeyler, yani dediğim gibi gerçekten de onlarda kendi yanlarında bize yardım ettiler. Yani Dihok ile Zaxo’daki halk yani onların halkı bize yardım ettiler. Bizim milletimizden onlar da esirgemediler. Biz kaldık, belki on beş gün de kaldık…

Sibyan ve ailesinin çıktığı yolculuk Güney Kürdistan’da bitmemiş, Türkiye sınırından geçerek görüşmeyi yaptığımız Siirt iline kadar uzanmış. Güney Kürdistan’da kalmayı tercih etmeyip Türkiye’ye geçmek isteyen Ezidilerin az bir kısmı pasaportla sınır kapısından geçerken büyük oranda insanlar dağlık bölgeden kaçak yolları kullanarak geçmişler. Genellikle Roboski köyü üzerinden yapılan bu kaçak geçişlerde PKK gerillaları Ezidilere yardımcı olmuşlar:

Biz gelip Haraber’in yukarılarında hevallerin (PKK) cemaatine ulaştık, yoldaydılar. Dediler nereye gidiyorsunuz. Dedik… Dediler araba şoförü sizden para falan aldı mı? Biz yok dedik. Dediler eğer sizden aldılarsa söyleyin onların gözlerini çıkarırız. Dedik bizden almadı. Dedi tamam geçin. Bizi ağaçların altına götürdüler. Ağaçlardı, su vardı. Onlar ve dinleyenler sağ olsunlar. Allah’a inancın olsun yiyecek, uyumak için battaniye ve bütün şeyleri bize verdiler, yani orda da esirgemediler bizden. Bir gece orada kaldık, diğer gece sabaha doğru dediler kalkacağız ve sizi geçireceğiz. Belki 1500 insan vardı. Önümüzden yürüyüp bizi getirdiler. Roboski’ye yetişene kadar yürüdük. Şahsen onlar katırlarla eğer bir hasta kadın varsa ve eğer yürüyemiyorsa katırlara bindiriyorlardı sağ olsunlar. Vallahi onlardan biri şahsen benim çocuğumu bindirdi, kadınlarımızdan çok kişi yürüyemiyordu ve katırlara bindirdiler. Onlara müsaade ettiler ve bizi getirip buraya ulaştırdılar. Orada da bize bir araba hazırlamışlardı. Dediğim gibi biri arabalara koydular ve bizi götürdüler. Bizi Sêgirkê’ye götürdüler.

Bizi Roboski’den Sêgirkê’ye getirdiler. Bizi Roboski’de durdurmadılar. Yalnız bize su verdiler, yiyecek verdiler… Bizi Sêgirkê’ye getirdiler, biz bir okuldaydık. Biz biraz orada kaldık ve bizi buraya, Siirt’e getirdiler. Siz, Siirt’in başkanı ( belediye başkanı) ve Siirt halkının tamamı sağ olun. Dediğim gibi o arkadaşlar sağ olsun. Esirgemediler, onlar ve dinleyenler sağ olsunlar. Evleri bize boşaltmışlardı ve bizi getirip bu evlere koydular. Biz şimdiye kadar burada kalmışız.

İkinci yıldönümünde Şengal Ezidi Soykırımı – V: Katliam, kıyım ve esir alma

Namık Kemal Dinç-İrfan Çelik

Ezidiler bu toprakların en kadim etnodinsel gruplarından biri. Yüzyıllardır inançlarından dolayı türlü iftiralara, saldırı ve katliamlara uğramış, azalmış ama bugünlere gelmeyi başarmış bir grup. Bir zamanlar bugünkü Türkiye sınırları içerisinde yüzbinlerce Ezidi yaşarken bugün sayıları 200’ü bulmuyor. Üzerlerine atılan iftiralar nedeniyle yüz yıllardır damgalanmış ve dışlanmış olan Ezidiler her dönem yeniden üretilen nefret söylemleri nedeniyle sürekli saldırıya açık bir konumda olmuşlar. İslam ulemasının ve Osmanlı şeyhülislamlarının Ezidiler aleyhine yazdıkları fetvalar hala geniş Müslüman kamuoyunun önyargılarının ve toplumsal bilinçaltının temel kaynaklarını oluşturmaktadır. Bu fetvalarda kimi zaman kafir, kimi zamanda mürted (dinden çıkmış) olarak tanımlanan Ezidiler için öngörülen yaptırımlar, maalesef bugün IŞİD canilerinin yaptıklarıyla oldukça benzerlik gösteriyor. Din değiştirmeye zorlamak, kabul etmezse öldürmek, kadınlarına ve çocuklarına ganimet olarak el koymak dile getirilen gelenek içerisinde öngörülen uygulamalardır.

IŞİD canilerinin Ezidi toplumda yarattığı tahribatı kelimelerle anlatmak oldukça zor. İnsanlığın en kutsal değerlerini gözünü kırpmadan ayaklar altına alan bu caniler topluluğu geçmişin yukarıda belirttiğimiz olumsuz geleneğini de arkasına alarak çok şiddetli bir saldırı düzenlemiştir. Öyle ki can havliyle kendini dağa atan, bir şekilde kurtulan Ezidiler ne yaşadıklarını ilk anda anlayamamış, üzerinden birkaç gün geçtikten sonra başlarına gelenin muhasebesini yapmaya girişmişlerdir.

Fermanın ilk günlerinde her dakika yeni bir kötü haber duymakla sarsılmışlar. Herkes ilk bir haftada akrabalarını, tanıdıklarını, aile bireylerinin başına neler geldiğini ve nerede olabileceklerini öğrenmeye çalışmış. Saldırın boyutlarını ve vahametini öğrendikçe daha bir sarsılmışlar. Duyulan her kötü haber dağda hayata tutunma dirençlerini biraz daha kırmış.

“Kimisini tutukladılar, kimisinin başını kestiler”

Şengal Dağı’na sığınmaya çalışırken çok büyük bedeller ödemişler. Kaçma esnasında IŞİD çetelerinin eline düşmemek için insanlar her şeylerinden vazgeçmişler. İlk anda yaşanan panik ağır bedellere neden olmuş ve birçok insan hayatını kaybetmiş. 33 yaşında dört çocuk annesi Neam bu süreci şöyle anlatıyor:

Bilesin bazıları kollarındaki çocuklarını ayakların altına attı ve koşarak kaçtı. Can havliyle dağa koştular. Bazıları böyle çocuklarını alanlara atmış ve kaçmıştı. Bu kez onlar artık geldiler. Kimisini tutukladılar, kimisinin başını kestiler ve bazılarını yakaladılar. Böyle gidip bazılarını yolda yakaladılar. Bu caddeydi her kim geliyorduysa DAİŞ’in kontrol noktalarına takılıyordu. Kadın, kız ve çocukları bir yere koyuyorlardı ve erkekleri bir yere koyuyorlardı ve üzerlerine yağdırıyorlardı bir silahla. Hepsini öldürüp atıyorlardı.

Bugün her Ezidinin bir akrabası, yakını, kardeşi mutlaka IŞİD çetelerince ya öldürülmüş ya da esir alınmış durumda. Her Ezidinin buna dair bir hikayesi, bir anlatısı var ve tüm Ezidiler 73. Ferman’ı bu hikayeler ve anlatılar üzerine kuruyorlar, anlatıyorlar ve hafızalara işliyorlar. Dağa yönelirken kayınbiraderinin arabasının yolda kaldığını ve ilerleyemediğini gören Neam’ın erkek kardeşi ailesini dağa bırakıp kayınbiraderinin yardımına gidiyor ve giderken IŞİD çetelerine esir düşüyor. Neam erkek kardeşinin nasıl çetelerinin eline düştüğünü şöyle anlatıyor:

Erkek kardeşim bu sefer dağdan kendisine yardıma gidiyor… Yardımına gidiyorlar bakıyorlar DAİŞ o yana geliyor. Buradan geliyor, artık geliyor bunlar arabayla ona yetişemiyorlar ve arabayı döndürüp geri de gelemiyorlar. Arabayı durduruyorlar. Bir ev bu taraftaydı, Salihê Mirad amcamınki ve başka bir ev bu taraftaydı. Kardeşim Xeyrî o eve ve amcam oğlu diğer eve kaçıyorlar. Her biri bir taraftan. Arabanın kapısını açıyorlar ve her biri bir tarafa gidiyor. Valla nihayet erkek kardeşim gidip o eve girdi. Gidiyor görüyor ev dolu kadın, kız, çocuk ve erkektir. 400 insan o evdeydi. Hepsini, hepsini tutuklamışlar, yakalamışlar. 400 insandan da fazla, 400 insandan fazla içindeydi, biz 400 diyoruz. Bütün kadın, erkek ve çocukları burada hapsetmişler. Hepsi susuzluktan ve açlıktan çocuklar nefes almakta zorlanıyordu.

Soykırım süreçlerinde katliamlara katılan kişilerin motivasyonunu sağlayan en önemli unsurlardan birinin ganimet elde etme isteği olduğu bilinir. Bu ganimet bazen para, altın, değerli eşyalar olabileceği gibi bazen kadın ve çocuklar da olabilmiştir. Zengin olan amcasının oğlunun başına gelenleri Neam şu sözlerle anlatıyor:

Gelip diyorlar hani senin paraların. Salih gidip cebindeki paraları veriyor. Diyor yok, hani senin evdeki paraların. Bizim kirvelerimiz, Salih’i tanıyanlar Salih’in üzerine gelmişler. Dedi arabadan indiler, onlar Suudi ve Afganistanlı Araplar değillerdi. Onlar çevremizdeki Araplardı. Kocamın amcası çok zengindi. Şeyh gibi, aşiret şeyhi gibiydi. Zengindi, kocamın amcasıydı. Onun kirvesi onun evine geliyor. Gelip bakıyor, hepsi kaçmış kimse evde yok. Benim öz amcamın oğlunun evine, onlar gidip kaçmışlar. Arabalarını falan her şeylerini dağa götürmüşler ve kaçmışlar. Onları da yakalamamışlar. Yalnız diğerlerini evde yakalamışlar, Salih onları. Gidip diyor git altınları getir. Çoluk çocuğun içine giriyor. Her biri altınlarını ve paralarını yanlarında kurtarmışlar. Yani evlerinden altınları ve paralarından başka bir şey getirmemişler. Alıp kaçmışlar. O kız ve kadınların bütün altınlarını, kulaklarındaki küpeleri DAİŞ alıyor, mesela Arap idiler DAİŞ değildi. Zaten DAİŞ ile beraberler. Gidiyorlar, o kadın ve kızların bütün altınlarını kendilerinden alıyorlar. Kendisiyle olan bütün paraları alıyorlar. Çoluk çocuğu bindirip Tilafer’e getirip bırakıyorlar. Şimdi nasıldır. 73 kişimiz tutukludurlar, benim ailemden. Mesela benim ailem, amcaoğlumuz ve erkek kardeşim dahil 73 kişimiz tutukludurlar. Mesela şimdi bir kadın ve altı çocuk ile iki yaşlı kadın gelmişler, diğerlerinin tamamı tutuklular. Biz bir şeyde bilmiyoruz, sadece biliyoruz ki bazı kadınlar Til Efer’dedirler ve bazıları onları kendilerine götürmüşler. Zaten kızları kendilerine götürmüşler, Araplar ilk günden kızları kendine götürmüşler.

“Çocukları satıyorlar ve halk gidip kendine satın alıyor, Suriye’dekiler”

Ezidi halkı başlarına gelen son fermanla çok acılar çekti, çok bedeller ödedi ve hala farklı yerlerde farklı şekilde bedel ödemeye devam ediyor. Yerlerinden, evlerinden, mallarından ve canlarından olan Ezidiler hala bedel ödemeye, acı çekmeye devam ediyor. Kendilerinin ifadelerine göre bu fermanda onları en çok zorlayan ve acıtan şey esir edilmiş kadın ve çocuklar meselesidir. Bugün Ezidilerin gündemini oluşturan en önemli başlık IŞİD çetelerinin elinde bulunan kadın ve çocukların nasıl kurtaracağıdır. Neam bu konuda şunları anlatıyor:

Evet, kocamın dayısının kızıdır. Üç aileydiler. Dediler şimdi Rakka’dalar. Sonunda o ve altı çocuğu oradaydı bir Arap onları kendine çarşıda satın almıştı. Hepsini Rakka’nın çarşısına götürmüşler, Rakka’ya götürmüşler. Bazıları kurtulup Tilafer’den kaçtılar, kendilerine kurtuldular. Bu sefer satmaya yarayanları, mesela genç iseler, yeni gelen kızlar, genç kadınlar ve o çocuklar. Çocukları satıyorlar ve halk gidip kendine satın alıyor, Suriye’dekiler. Sonunda dedi adam çarşıda görüyor, onu ve altı çocuğunu 1200 Dolara satın alıyor. 1200 Dolara onu ve çocukları kendine satın alıp götürüyor. Sonunda oradan buradan soruyorlar. Diyor gel sen benim kızım gibisin, sen sağ olana kadar kızım gibi evimde ol. Senin çocukların ile benim çocuklarımın farkı yok. Ben onları da besleyeceğim, ta ki ailen seni sorana kadar, o zaman seni onlara vereceğim. Mesela bizim ile onların eli birbirine yetişene kadar. Rakka’daki söylüyor, Arap olan. Evet. İçinde iyi olan bazıları var. Mesela içlerinde bazıları iyidirler. Sonunda kendi yanına götürüyor. Diyor sen ezbere bir rakam biliyor musun (telefon numarası). Erkek kardeşinin numarasını ezbere biliyordu. Onun numarasını çeviriyor. Çeviriyor diyor odur, yanımdadır. Kızın erkek kardeşi diyor sana 7000 dolar vereceğiz falan yerde sınırda bize ver. Böyle kendisini sınıra getirin. Suriye ve Irak sınırı. Öğreniyorlar, diğer Araplar öğreniyorlar buraya getireceğini. Artık telefonla mı, birisi şikayet mi etmişti. Her nasıl öğrendilerse kadını ve altı çocuğu yine adamdan alıyorlar. Kendisinden alıyorlar. Bizimkilerin diğerlerinden mesela erkeklerden bir haber gelmiyor. Kızları götürmüşler, kadınları götürmüşler. Genç kadınlar, güzel olanları. Bizim ailenin kızları çok güzellerdi, kız ve kadınlar çok güzellerdi. Hepsini kendilerine götürdüler.

“80 erkeği sıraya dizdiler ve öldürdüler”

Ezidi halkı DAİŞ çetelerinin eline düşen esirlerini kurtarmak adına bugün bir dayanışma içerisinde, yalnız çoğu zaman esirlerini kurtarmak için ilişkilendikleri kimseler tarafından kandırılıyorlar ve zar zor topladıkları paraları kaptırıyorlar. Bazen sadece paralarını kaptırmakla kalmıyor canlarından da olabiliyorlar.

Neam yaşanmış bir örnek anlatıyor:

Tilafer’in içinde başıboş bırakılan üç kız hakkında ona bilgi geldi. Dediler Xeyro’nun üç kızı ordalar. Aileleri dışarıdadır (başka devletlerdeler) ve bütün paraları yanlarında götürmüşler. Fermandan dolayı dışarıya gitmişler. Kızları almaya gittikleri zaman yanındaki bütün paraları topladılar ve Irak’taki akrabalarından topladılar ve bir Êzidi gönderdiler, aslında onun ile o Arap’ın birbirlerinde telefonu var, kendisinden alacağı kişinin. İki buçuk deftere( 25000 Dolar), bilmem üç deftere o çocukları almaya gitti, o üç kızı. Gitti, o Arap ile o birbirlerine yetiştiler ve her üç kızı getirdiler. Her üç kızı getirip yetiştiriyorlar. Yani parasını toplamışlar ve bırakmaları için göndermişler. Gidiyor o Êzidiyi öldürüyor ve yanındaki bütün parayı götürüyor ve yine o üç kızı Til Efer’e götürüyor o Arap. Bırakmıyor, bırakmıyor ve adamı öldürüyor, paraları kendisinden alıyor ve gidiyor. Hani biz ne yapalım.

Ezidi soykırımının ikinci yılı bitmekte iken hala Ezidilerin gündemlerinde soykırımda yaşadıkları var. Her gün yaşadıkları hikayeleri anlatarak günlerini geçiriyorlar. Onlar yaşadıklarını unutmaya çalışsalar da bu çok mümkün olmuyor. Çünkü korkunç şeylere şahitlik etmişler. Bu şahitliklerini yaşamları boyunca unutamayacaklarının farkındalar ve aynı zamanda unutmak da istemiyorlar. Soykırım süreçlerinde toplu infazlara sürekli rastlanır ve bu toplu kıyımlar her zaman anlatılmaya devam eder. Neam’ın şahit olduğu bu toplu kıyımlardan birini anlatıyor:

Biz gördük, mesela biz evlere bakıyorduk evler görünüyordu… Biz evlerine, arabalarına ve yola bakıyorduk. Vallahi sonunda bizim olduğumuz yerde gördük kurşun sesleri gelmeye başladı, böyle kaç sefer silahlar patladı. O erkeklerin hepsini orada öldürdüler. 80 erkeği sıraya dizdiler ve öldürdüler. Geceleyin arabalar geldiler yaklaşık 100 erkek daha getirdiler… Onları tararken bazıları daha kendisine kurşun değmeden kendisini yere atmıştı ve üzerlerine ceset düşmüştü. O aralarından kurtulmuştu. Geldiler orda olanların hepsini bize anlattılar, dediler hal mesele böyledir.

Canını kurtarmak adına bir şekilde dağdan çıkma yollarını arayan Ezidiler en yakın akrabalarıyla bile hareket etmek istemiyorlar. Herkes kendi ailesini ve canını kurtarma derdine düşüyor. Başlarına gelenleri ve dağa yaşananların hikayesini düşününce bunun yadırganacak bir yanının olmadığını anlamak zor olmamalı.

Gerisini Neam’dan dinleyelim:

O yeğenlerimiz beş-altı kişiydiler. Dediler valla bir yerde bir araba var gidip arabaya bineceğiz ve rahatlıkla gideceğiz. Dediler biz gidip o köy arasından gideceğiz ve Suriye’ye ulaşıp kurtulacağız. Aslında kaçak yoldan gidip Suriye’ye ve Dêrik’ten kuzey mıntıkasına gidecekler. Kocam gibi hepimiz kendimizi gölgeye vermiştik, biz yorulmuştuk. Her nereden bir yol açılsaydı derdimiz oydu ki kendimizi dağdan kurtaralım. Kocam dedi valla ben, dört çocuğum ve karımda geliyoruz. Dedi vallahi olmaz, eğer bize saldırsalar(DAİŞ) biz erkeğiz ve kaçıp kendimizi bir yere atarız. Dedi kadın ve çocukların onların elinde kalır. Dedi siz gelirseniz karın ve çocuklarının sorumluluğunu almayız ve sizi kendimizle götürmeyiz. Götür getir derken mesela kovdular, dedi bizimle gelmeyin. 

İkinci yıl Şengal Ezidi Soykırımı – IV: Şengal Dağı’nda yaşam mücadelesi

Namık Kemal Dinç-İrfan Çelik

Ezidiler başlarına gelen felaketi ferman olarak tanımlıyorlar, hatta sayıyla 73. Ferman diyorlar. Farsça “buyurmak” anlamına gelen ferman, bu coğrafyada benzer birçok katliam ve soykırımı tanımlamak için kullanılmaktadır. Kürtler arasında 1915 soykırımını tanımlamak için kullanılan en yaygın tabir “fermana filehan” yani “Ermenilerin-Hıristiyanların Fermanı” tabiridir. Ezidiler inançlarından vazgeçmedikleri için bundan önce başlarına 72 ferman geldiğini söylemektedirler. Anlatılanlara göre 73. Ferman bunların en şiddetlisi, en acımasızı, tahribatı en yüksek olanı.

“Arabamın etrafına çok kurşun değiyordu, yalnız ben durmuyordum”

Ezidilerin 73. Ferman diye adlandırdıkları bu süreçte en acı olaylar ilk 7-8 günde Şengal Dağı’nda yaşanmıştır. Şengal Dağı’nda insanlar günlerce aç ve susuz kalmışlar, gündüz güneşin altında 40 derecede kavrulurken gecenin soğuğunda üzerlerine bir şey örtemedikleri için titremişler. Binlerce kişi yaşamını yitirmiş ve bunların büyük bir kısmı dağın zor şartlarına dayanamayan çocuklar, hasta ve yaşlılar olmuş. Ölenlerin ardından yas tutacak zaman olmadığı gibi teknik yetersizlikler nedeniyle toprağa gömme olanağına bile sahip olamamışlar. Birçoğu kurda kuşa yem olurken en şanslı olanın üzerini taşlarla kapatmışlar. Kadınlar ve genç kızlar IŞİD çetelerinin ellerine düşmemek için kendilerini kayalıklardan aşağı atmışlar. Yani fermanım büyüğü Şengal Dağı’nda yaşanmış.

Dağın yolunu tutan ve dağın tüm zorluklarını sırtlayanlardan biri de Xeyrî’dir. 30 yaşında olup üç çocuk babası olan Xeyrî savaşın yaşandığı iki köyden biri olan Sîba Şêx Xidir Köyündendir. Xeyrî 3 ağustos gecesi köylerinde yaşanan çatışmadan bahsettikten sonra köyden nasıl çıktığını şöyle anlatıyor;

Vallahi yaklaşık saat altıya geliyordu, köylüler köyden çıkmaya başlamıştı, biz bilmiyorduk, haberimiz yoktu. İlk patlamalar olduğunda bazıları çıkmıştı, yalnız büyük çoğunluğu o zaman çıkmaya başlamıştı. Saat yedi oldu, biz hala evdeydik. Biz de dedik çıkacağız. Biz çıktık babam dedi ben evde kalacağım.  ‘’Baba sen evde kalamazsın, sen yaşlı bir adamsın’’. Dedi ben kalacağım, biz yok dedik. Amcam dedi kimseyi bırakmayın. Savaşta kalanlardan kaçı bizimdir biliyorduk yani çok kişi kaldı. Yerlerinde kaldılar. Telefon vardı telefon ediyorlardı. Yalnız şebeke kötüydü çünkü telefonlar çoktu, şebeke kötüleşti. Amcam dedi çocukları götürün. Biz çocukları, bizim arabada küçük bir çocuğun bile yeri yoktu. Amcamınki ve diğer amcamınki taksiydi. Ona da girene kadar yükledik. Biz Heyalê Köyü’ne gittik. Ben köyden çıkarken bizim köyde bir polis noktası vardı, Saddam hükümeti zamanında buradaydı. Köyün yukarısında büyük bir tepenin oradaydı. Ben buradan köyün dışından geldim, köyün etrafından geldim. Arabamın etrafına çok kurşun değiyordu, yalnız ben durmuyordum. Yanımda aile vardı, ben durmadım. Tek bir tane arabaya değmedi. Ben buraya geldim. Bizim cadde dardı da, üç araba yan yana gidebiliyordu. Öyle hepsi büyüktür.  Ben kendi arabamın bir tekerleğini toprağa attım, bir tekerleği caddenin üzerinde bıraktım, hepsinin yanından geçtim doğrusu. Ben dedim çocukları kurtarayım. Yasaktı da ama ben gittim. Biz gittik, biz gittik. Biz oraya gittikten sonra telefon ettik, dedik nasıldır. Dedi vallahi, biz onların hakkından gelemiyoruz. Bir araba yanlarındaydı, onlarda çıktılar. Onlar da çıktılar. Bu kez bilmiyorum, bu kez eski köye geldik. Biz saat ona kadar kaldık Heyalê Köyü’nde.

Soykırım süreçlerinde her zaman insanların aklına kazınan bazı katliam mekanları olur ve bu mekanlar soykırımla adeta özdeşleşir. 73. Ferman’da soykırım mekanlarından biri de Ezidilerin reysî cadde (ana yol) dedikleri yerdir. Şengal Dağı ile ovayı birbirinden ayıran bu ana yol üzerinde kaçarken IŞİD çetelerince önleri kesip öldürülen ve esir edilen çok sayıda Ezidi’den bahsedilir. Fermandan bahseden her Ezidi’nin burada yaşananlara dair bir anlatısı oluyor.

Xeyrî bunu şöyle anlatıyor;

Vallahi DAİŞ geldi, bu cadde bizim köyündür, 9 km köyden uzaktır, Reysi Caddesi’dir. Gidiyordu, ben sana söyleyeyim Arapların arasına gidiyordu ve Şengal’e gidiyordu ve Musul’a falan.  Reysi Caddesi’nin burası bu yol çıkıp bizim köye geliyordu. Bu Reysi Caddesi’ydi, DAİŞ gelip burada durdu. Nöbetin orada arabaları durdu. Vallahi çok kişi eline düştü. Mesela yayandılar, arabası falan olmayanlara yetişti (DAİŞ). Mesela yolun başında, yol gelip caddeye çıkıyor. Orada 70’ten fazla köylümüzü, bizim köyden olanları öldürdüler. Caddenin üzerinde erkeklerin tamamını öldürdüler ve kadın ile çocukları götürdüler.

Ezidi halkı IŞİD çetelerinin saldırısıyla birlikte evlerini terk edip dağa yöneldi. Dağa gidenlerin çoğunun ilk uğrak yeri eski dağ köyleri olmuştur. Ezidiler 1975 yılında Saddam Hüseyin rejimi tarafından kontrol altına alınmak istenmiş ve dağ köylerinden zorunlu göçe tabi tutulup ovada kurulan toplu-köylere iskana zorlanmışlar. Hal böyle olunca; korunaklı dağ köylerinde yaşıyor olsaydılar bu kadar kayıp verir miydiler sorusunu akla geliyor. Xeyri kendisinin nasıl eski köylerine gittiğini şöyle anlatıyor;

Çıkıp dağa gelenlerin tamamı, Heyalê’de birbirimize yetiştik. Heyalê, Sikinîyê. Heyalê’de de dediler geldiler ve biz Heyalê’den Sikinîyê’ye gittik. Sikinîyê Şengal ile Qeraç arasındadır. Biz orada kaldık. Biz Sikinîyê’de kalıp öğle yemeği yedik. Biz biraz yemek yedik.

“Kadınlar beyaz mendillerini kaldırdılar”

Dağın eteklerinde bulunan eski köylerine giden Ezidiler çok uzun süre buralarda da barınamayacaklarını anlıyorlar. İlk gittikleri köylerin daha çok dağın eteklerinde olmasından dolayı IŞİD çeteleri ilk gün dağın eteklerinde olan ve kolay ulaşılabilen bu eski köylere de geliyor. IŞİD çetelerin gelmesiyle birlikte tehlikenin hala çok yakında olduğunu hisseden Ezidilerin büyük çoğunluğu Şengal Dağı’nın derinliklerine doğru yol almaya başlıyor.

Xeyrî şöyle anlatıyor bu süreci;

Saat iki, DAİŞ Derîyê Sikinîyê’ye geldi. Burası Qeraç’tır burası da kapıdır. Biz gidip ölülerimizi orada defnediyorduk.  Ölülerimizin mezarları oradaydı. Orada DAİŞ iki-üç büyük arabayla gelip durdu ve dağa ateş etti. Bu kez ses yankı yapıyordu. Biri dedi beyaz bayrak kaldırın bir şey olmuyor.  Kadınlar beyaz mendillerini kaldırdılar, DAİŞ durdu. Kurşun patlatmadılar. İki-üç insanı durdurdular, dediler korkmayın köyünüze gelin size bir şey demeyeceğiz. Gelin dönün. Bizim ile onların arası buradan şu ev kadar uzaktı (yaklaşık 50 m). Sesleri bize geliyordu, yalnız kalabalıktan biz seslerini rahatlıkla alamıyorduk. Amcam onlar dediler döneceğiz, biz köyümüze döneceğiz.  Amcam onlar döndüler ben dönmedim. Dönüp nereye gittiler. Yine Heyalê’ye gittiler. Biz Sikinîyê‘deydik onlar dönüp Heyalê’ye geldiler. DAİŞ çetelerinin oraya da gelmesinden dolayı amcam onlar dağa çıkıp tekrar bizim yanımıza geldiler. Güneş batmamıştı, battı batacak, DAİŞ yine Derê Sikinîyê’ye geldi. DAİŞ Derê Sikinîyê’ye geldi dedi, yarın saat ona kadar size mühlet, yine o üç Arap bunu söyledi. Size saat ona kadar mühlet, eğer Müslüman oldunuz oldunuz, eğer siz Müslüman olmadınız o zaman biz erkekleri öldüreceğiz ve kadınları götüreceğiz. Biz dağa çıktık.

Öncesinde onlara karşı savaşan Ezidiler dağdaki eski köylerine gelen IŞİD çetelerine saldırmıyorlar. Yanlarında çok sayıda kadın ve çocuğun bulunması onların silaha sarılmasını engelliyor.

Bu durumu Xeyrî’den dinleyelim:

Onlar başımızda Doçka (Bir çeşit silah) ile durdular, biri Bikisi (bir çeşit silah) üzerindeydi. Elimizde silah görselerdi, bize ateş ederlerdi. Silahlar arabadaydı. Biri arabadaydı, biri de evdeydi. Biz o zaman silahları çıkaramıyorduk. Her kim çıkarsaydı öldürürlerdi. Eğer o zaman çocuklar dağda olsaydı ve böyle biz erkekler tek Qeraç’ta olsaydık, evet onları öldürebilirdik. Yalnız çocuklar yanımızdaydı, böyle bir taş atamazdın. Bir çocuğun, bir kadının başına değerdi öylesine doluydu orası. Öyle yapsaydık, onlar elli kişiyi öldürürlerdi. Biz bu halde yapamazdık.

Şengal Dağı’na giren Ezidileri dağda en çok zorlayan şey susuzluk olmuştur. Ağustos ayının üçüydü ve Şengal Dağı yazın sıcaklığıyla kavruluyordu. Dört-beş saat içerisinde yanlarına hiçbir şey almadan evlerinden kaçıp Şengal Dağı’na sığınan yüz binlerce Ezidi’den bahsediliyor. Dağda suyun yok denecek kadar az olması ve yiyecek imkanının çok kıt olması, buraya sığınan yüz binlerce insanın can havliyle, yanlarına bir şey almadan yola çıkışları, onları her an ölümle yüz yüze getirmiş. Özellikle de çocuklar için bu durum gittikçe daha zor bir hal almış. Burada aç ve susuz olmakla birlikte yetişkin erkeklerin göğüslemeleri gereken bir başka şey çocuk ve kadınları hayatta tutma sorumluluğu.

Gerisini Xeyri’den dinleyelim:

Biz dağa çıktık. Biz geldik, biz kendimize su alıp yukarıya çıkardık. Yirmi litre su. Yirmi litre suyumuzdu, dağa çıktık suyumuz bitti. Biz gittik, kendimizi aşağılara bıraktık, beş litre su getirdik. Biz kırk kişi beraberdik, kırk kişilik bir grup. Biz kapak ile çocuklara su veriyorduk, yalnızca ölmesinler biz bir yere varana kadar. Biz susuzluktan ölenleri gördük. Yani ben susuzluktan düşüp ölenleri gördüm. Yanlarında su yoktu. Benim kadar olanlar, çocukları var. Yavaş yavaş ilerliyorduk. Biz dedik, kendimizi yola yakın tutmayalım. Biz bir yerde durduk.  Biz kol diyorduk. Kol incirlerin falan olduğu yerdir. Eski Kol’ler vardı, biz bir Kol’de durduk. Kuru ekmek Kol’ün üzerinde vardı, biz çocuklara verdik, biz onlara su getirdik. Yiyecek yoktu.  Biz kuzey mıntıkasına gittik yalnız dağın kuzeyine. Biz gidip, hayvan getirip kesiyorduk. Ekmeksiz, ekmek azdı. Ağaçların üzerinde her birine biraz et veriyorduk. Dedik, onların içi (midesi) boşalmasın. Biz anneler çocuklarına süt versin diye onlara veriyorduk. İkinci gün biz kendimizi aşağılara bıraktık. Biz ağaçların altında falan kaldık. Gidip su getiriyorduk, dedik bu şekilde olmuyor suya yakın yere gideceğiz, su uzaktı. Üçüncü gün biz kendimizi suya yaklaştırdık. Biz suyun yakınına geldik. Dördüncü gün biz gidip su getirdik ve bir köye gittik. Bir köy vardı, Kerkê Köyü diyorlardı. O da dağın eteklerindeydi. Bizim Heyalê Köyü gibi o da dağın eteklerindeydi. Kerkê’nin bu tarafı Kuzey mıntıkasıydı. Biz gittik, ben ve başka birisi içine girdik. Biz dedik, olsun öldürülelim ama çocuklara bir şey getirelim. Kimse yoktu. Köpek ve kuşların sesi dışında bir ses yoktu. Biz kendimizi köye bıraktık, bir eve gittik. Ben içine girdim bir torba dolu kuru ekmek vardı. Ben omuzlarıma aldım ve dedim hadi yeterdir biz başka bir şey götürmüyoruz. Biz kuru ekmeği getirip suyun içine koyduk, su bize yakındı,  suyun içine koyup yediler.

Yüzyıllardır bir anne şefkatiyle Ezidi halkını kucaklayıp bağrına basan Şengal Dağı yine çocuklarına kucak açmıştı ama bu sefer farklıydı. 35-40 yıldır dağdan uzaklaştırılmış Ezidiler Şengal Dağı’ndan uzak düşmüşlerdi ve dağ cellatlara karşı tüm çocuklarını kucaklayamıyordu. Dağdan uzak olmalarından kaynaklı dağın eteklerine gelen Ezidilerden yaşlılar dağa tırmanamıyor ve dağın eteklerindeki bazı kadim köylerinde kalmak zorunda kalıyorlardı. Diğer aile bireylerini düşünmek zorunda kalan insanlar vicdanlarında gedikler açılsa da mecburen yaşlı olup yürümekte zorlanan aile üyelerini orada terk etmek zorunda kalıyorlar. Yaşlılarda aile üyelerinin hayatta kalmasını istediklerinden onlara yük olmak istemiyorlar.  Babasına çok düşkün olan ve yaşlı olup yürümekte zorlanan babasıyla olan hikayesini Xeyrî şöyle anlatıyor;

Beşinci gün ben karar verdim, dedim ben gideceğim, ben artık burada kalmıyorum. Annem dedi neden, karım dedi neden, kız kardeşim dedi neden, amcam dedi neden. Dedim babam bizimle değil ben gidip babamı getireceğim. Babam bir arkadaşının evinin yanında kalmıştı, dedi ben burada kalacağım. Dedi ben burada olacağım eğer biraz ekmek olursa bana verirler. Beşinci gün ben gittim. Saat sabahın dördüydü, altıncı gün. Ben kendimi bıraktım, gittim. Ben bizim halktan kalanları gördüm, bazıları dağın aşağısında kalmışlardı, Sikinîyê’de falan. Ben gördüm ki 200 insana yakın kişi dağa çıkmaya çalışıyor. Dedim hayırdır, dediler dün DAİŞ yanımıza gelmiş ve demiş pazartesi gününe kadar eğer siz Müslüman oldunuz, oldunuz eğer siz Müslüman olmadınız, birinizi bırakmayacağız. O yaşlılar dağa tırmanmaya başlamışlardı. Gittim baktım, babam arabamın yanındadır, her yeri tozdur. ‘’Evet baba, baba sen ölmemiş miydin dedi’’. Ben yok dedim. Dedi senin ölmüş olman lazım. Ben dedim, baba sen bana dedin ben yoldaşımın evinde kalacağım, arkadaşımdır dedin yoksa ben sana gelirdim. Vallahi, babamın elbiseleri de orada kalmıştı biz kendimizle getirmiştik. Ben kalktım dedim hadi. Ben babamın elbiselerini sırtladım ve dedim baba hadi kalk. Erkek kardeşim de bize su getiriyordu. Biz buradan şu köye kadar yürüyorduk, babam diyordu beş dakika dinlenelim. Yavaş yavaş ben gittim, ben baktım biri orada ağlıyor, başka biri ağlıyordu. Dedim hayırdır sen niye ağlıyorsun. Bizim köyün halkıydı. Dedi ben ağlıyorum çünkü bu benim annemdir ve ben taşıyamıyorum, dedi kalacak. Annesini götürdü, bizim bir türbemiz vardı ona Kuba Şêx Mend diyordular. Götürüp o türbeye koydu, türbeyi bombaladılar, annesini öldürdüler. DAİŞ gelip o türbeyi bombaladı. Bu anlattıklarım bizim dağdaki altıncı günümüzde oldu. Türbeyi bombaladıkları gün yedinci gündü, yalnız biz altıncı gün oradan geldik. Altıncı gün ben ve babam dağa çıkarken gördük, biri çay yapıyor. Ben dedim babam çayı seviyor. Ben gidip bir tas da babamın çayını getirdim. Bu halde ben beşinci günden altıncı güne kadar bir şey yememiştim. Ben kalkıp babamın bir çayını götürdüm. Dedi oğlum sen aç değil misin. Ben yok dedim. Dedi cebimde biraz ekmek var kurudur, ben dedim hele. Bu kadarcık bir parça ekmek bana verdi ben yedim. Biz dağın başına çıktık dedi akşamdır, dedi burada uyuyacağız. Biz orada uyuduk. Yedinci gün sabah daha yeni dünya aydınlanmıştı ben babama dedim, biz kalkıp gidelim. Babam dedi ben edemiyorum. Yorulmuştu, dedi ben edemiyorum. Ben koluna girdim, kardeşimde yavaş, yavaş kırk metre kadar yürüdük. Her beş metrede oturuyordu. Ben dedim gel, ben gittim bir ağacın altına onun elbiselerini bıraktım dedim, al elbiselerini değiştir, dedim kokuları gitsin. Ben elbiselerini verdim, onun eşyalarını hepsini kendisine verdim. Ben dedim şey yap. Biz Bîra Kulûbê Köyü’ne geldik. Biz kuyunun başına geldik, yüzümüzü yıkadık, bir su içtik ve biz Kersê’ye doğru geldik. Biz geldik, ailemiz Kersê’ye yakındı. Bu halde biz kendimizi bırakıp Derê Kersê’ye gittik, sekizinci gün oldu.

“İki engelli çocukları vardı, annesi birini götürdü ve birisi kaldı”

Şengal Dağı’na sığınan Ezidilerin dağa çıkarken ve dağda yaşadıkları zorluklara eklenen bir diğer zorluk da yaşadıkları korkunç şeylerden sonra hayatta tutunmakta zorlanan mazlum halkın dağdan inme sürecidir.

Xeyrî’den bu süreci dinleyelim:

Vallahi biz sekizinci gün Derê Kersê’ye yetiştik. Öğlen biz dedik, çıkacağız, saat bir. Saat bir, biz çıktık. Yaklaşık beş dakika kadar yürüdük, bir araba geldi. Ben elimi kaldırdım, dedim Allah adı için babamı ve bu yaşlıları alın. Aldılar, yaklaşık yüz metre kadar götürdüler ve bıraktılar. Dediler biz böyle gideceğiz, biz bu kadar yapabiliyoruz. Döndüler, dediler arabalar gelecek burada bekleyin. Biz durmadık, biz dedik gideceğiz. Babam dedii, ben gelemiyorum. Ben dedim, siz gidin. Ben dedim baba ben seni bir defa bıraktım, seni bugün bırakmayacağım. Benim engelli bir çocuğum var, ben eşimin kucağına verdim dedim al, ben babamı getireceğim. Annem, kız kardeşim onlar da bizi beklediler. Ben dedim ben babamla geleceğim, onlar da dediler bizde gitmiyoruz.

Dünya hayatında çoğu zaman anlam vermediğimiz ve düşünmediğimiz bazı durumlar an olur hayat kurtarır ve bu da dilimizde mucize diye hayat bulur. Xeyri’nin dağdan inerken yaşadığı çaresizliğe derman olan ve gerçekten de mucize denebilecek bir şey olur. Bir taraftan engelli çocuğu ve ailesi diğer tarafta ise yürümekte zorlanan ve kendisini arkada bırakıp gitmelerinin isteyen babası. İkisinden de vazgeçmeyen Xeyri’nin karşısına çıkan bir eşek her şeyi değiştiriyor.

Eee bir eşek oradan geldi. Benim bir arabam vardı, ben 12-13 bin dolara almıştım. O gelen eşeğe seslendim. Seslendiğim gibi gelip yanımda durdu. O zaman bana arabamdan daha güzeldi. Öyle durdu, ben şeyini yaptım ve bir battaniye üzerine attım ve babamı bindirdim. O zaman arabamdan daha güzeldi. Yani deselerdi bu senin arabandır bu eşeği bana ver, vermezdim. Amcaoğlum 12 bin dolar birine verdi, dedi beni ve ailemi Suriye sınırına yetiştir ama o dedi götürmüyorum. Bu halde biz geldik.

Soykırım süreçlerinde herkesin bildiği gibi en çok mağdur olan kesim dezavantajlı gruplar oluyorlar. Bunların başında yaşlılar, çocuklar ve engelliler geliyor. Xeyri’nin bir engelli çocuğu olduğundan olsa gerek engelli çocuklara karşı çok duygusal. Xeyrî dağdan inerken terk edilmiş bir engelli çocukla karşılaşmasını şöyle anlatıyor.

Biz caddeye yetişmemiştik. Biz daha oraya yetişmemiştik biz durduk ve dedik bir su içeceğiz, bu hayvana bir su vereceğiz. Biz birbirimize yetişene kadar duracağız ve beraber yürüyeceğiz.  Biz durduk baktım, bir çocuk sırt üstüdür, bir çocuk sırt üstüdür ekmek ve su yanına bırakmışlar. Gözleri bu kadardır, başı bu kadardır, kendisi kısadır. Ben baktım bir evde, bir evin içindeydi.  Böyle sırtüstüydü, öyle üzerinde bir battaniye var ve ekmek ile suyu yanına bırakmışlardı. Yarabbim, ben kaldıramıyorum da, ben babamı tutmuşum, sırtımda bir şeyler var. Benim eşyalarım, babamınkiler benimledir, ben onu da taşıyamıyorum. Ona acıdım.  Ben yirmi metre kadar yürüdüm baktım bir adam su motorunun yanındadır. Kuyudaki dinamoyu çalıştırıp halka su veriyor.  Ben adama dedim, bir çocuk buradadır. Dedi, evet haberim var kendisinden. Dedi iki engelli çocukları vardı, annesi birini götürdü ve birisi kaldı. Dedi eğer ben yapabilirsem onu da kurtaracağım ve eğer yapamadıysam da. Dediler iki gün sonra bazıları o engelli çocuğu Suriye’ye getirmiş ve orada ölmüş. Hevaller (PKK) getirmişlerdi ama ölmüştü.

Şengal Dağı’na sığınan Ezidilerden çok sayıda kişi farklı sebeplerden dolayı yaşamını yitiriyor. Açlıktan, susuzluktan, sıcaklıktan, kahrından ölenlerin yanında çok sayıda kişide farklı sebeplerden dolayı intihar ediyor.

Xeyri bunu şöyle anlatıyor:

Benim duyduğum ve gördüğüm şey gördüm yaşlı bir insan Allah’ın rahmetine gitti. Dediler o Allah’ın emriyle öldü. Ben gömdüklerini gördüm. Mezarını yolun kenarına yapmışlardı. Bir başkası Şeyh idi, bizim köydendi bizden uzak değildi. O susuzluktan öldü, benim kadar bir gençti. Bir başka akrabamızda, ben bunları biliyorum.  Bizim bir başka akrabamızda ailesi, annesi DAİŞ’in eline düştü ve karısı da, çocukları da dediler DAİŞ’in eline düştüler. O geldi, dedi ben onları aramaya gideceğim. Duydu onların DAİŞ’in eline düştüğünü, o da kendini öldürdü. Annesi Allah’ın rahmetine gitti, DAİŞ’in yanında Allah’ın rahmetine gitmişti. Sen biliyor musun orada, dağda. Ailesi (DAİŞ) ilene düşmemişti. Karısı DAİŞ’in eline düşmemişti. O da Allah’ın rahmetine gitti. Onun için dediler, kendini öldürdü. Benim kadar olan bir gençti, akrabamız. Ben bunu biliyorum, ben yolda bunu gördüm. 

İkinci Yıldönümünde Şengal Ezidi Soykırımı – III: Bizi kirvelerimiz öldürdü

*Namık Kemal Dinç – İrfan Çelik

Şengal soykırımının basına yansıdığı ilk günlerde Ezidilerin dikkat çeken ifadelerinden biri  “kirvelerinin kendilerine bu kötülüğü” yaptığı yönündeydi. Kirvelik; sünnet ritüeli sırasında sünnet çocuğuna refakat etme üzerine kurulmuş bir çeşit akrabalık bağıdır. Kirvelik aileler arasında kurulur ve bir takım toplumsal yükümlülükleri doğurur. Bu yükümlülüklerin en başında, kirvelik hukukuna göre kardeşlik kurulduğundan iki aile arasında kız alıp vermek yasaklanmış olur. Ama kardeşlik hukuku aynı zamanda sosyal açıdan yakınlaşmayı ve dayanışmayı da beraberinde getirir.

Ezidiler, kirveliğe özel bir önem verirler ve kan kirveliği olarak isimlendirirler. Zira sünnet çocuğunu kucağına alan kirve, uzun beyaz bir kıras fistan giyinmiştir ve sünnet işlemi sırasında akan kan onun elbisesine dökülür. Sünnet çocuğunun annesi daha sonra o elbiseyi yıkayıp iade eder. Böylece aralarındaki akrabalığı sembolik düzeyde kan akrabalığı düzeyine çıkarmış olurlar. Yani kirvelik en az kan akrabalığı kadar önemli bir bağdır. Kirvenin sünnet çocuğuna karşı sorumluluğu sadece sünnet ritüeliyle sınırlı kalmaz, ilerleyen yaşlarda da devam eder.

Dünyada sadece Ortadoğu ve Kürt coğrafyasında yaygın olan kirveliği en etkili şekilde tatbik eden toplulukların başında Ezidiler gelir. Genellikle azınlık gruplarının daha çok ilgi gösterdiği bu akrabalık biçimi bugün önemli oranda aşınmış durumdadır. Farklılıklar arasında toplumsal dayanışmayı güçlendirmek için inşa edilen bu kurum özellikle çatışma, katliam, soykırım gibi dönemlerde gerekli rolü oynayamadıkça aşınmış ve sorgulanır olmuştur.

3 Ağustos 2014 tarihinde başlayan süreçte Ezidilerin yaşadıkları da benzer durumlardır. Ezidiler Sünni Kürt ve Araplarla yaygın kirvelik ilişkisi kurmuşlar. Bunlar bazen aynı köyden olabilirken bazen de komşu köyden olabilmiş. Ezidi köylerinde çoğunlukla yalnız Ezidiler otururken bazı köylerde az sayıda Müslüman aileler de bulunabilmiş. Komşuları, kirveleri, yıllarca dostluk kurdukları kişiler tarafından saldırıya uğramak Ezidiler de büyük bir hayal kırıklığına yol açmış. Az sayıda Müslüman kendilerine yardım etmiş olsa da Ezidilerin genel kanaati, eğer kirvelerimiz onlara öncülük yapmasaydı, bu kadar büyük zülüm başımıza gelmezdi yönündedir.

“Komşular komşularının üzerine saldırdılar”

31 yaşındaki Leyla beş çocuk sahibi bir anne. Şengal’in güneyinde bulunan köylerden Tilqesep’te ikamet ediyormuş. Tilqesep köyünde Müslümanların yaşadığını belirterek, 3 Ağustos’ta saldırısı sırasında neler yaptıklarını anlatıyor:

Bizim aramızda Kürtler vardı, Tat’lar, Xatûnî’ler, Mitewta’lardı, Til Eferliydiler. Bizim komşularımızdılar. Vallahi ellerine silah alıp yapabildikleri kadar Êzidilere ateş ediyorlardı ve yerdeki cesetlere. Kızların arasında daldılar, yüz yıldır bizim komşularımızdılar ve kıza diyorlardı sen biliyor musun kaç yıldır ben seni seviyorum? Sana aşık olmuştum ama sen beni almıyordun. Saçından tutup onu kendine götürüyordu.

Tilqesep köyü, IŞİD’in ilk saldırdığı Girzerik ve Siba Şex Xidir köylerine yakın mesafede. Leyla buradan başlayan saldırının önce Şengal kent merkezine ve ardından kendi köylerine yöneldiğini anlatırken, buralarda bulunan Müslümanların tutumlarında dair önemli şeyler söylüyor. Özellikle Ezidi kadınların hedef seçildiğini ve komşuları tarafından kaçırıldığını anlatıyor:

Başta… Tilizêr, Girzerik ve Sîba Şêx Xidir idi. Onların kızlarını götürdüler ve sevdikleri kadınları götürdüler ve çocuklar cadde de kalıp öldüler… Birçok ceset orda kaldı. Oraya girdikten sonra Şengal şehrine yöneldiler. Şengal’in içinde çok Müslüman vardı. Araplar, Mitewta’lılar, Tat ve Türkmenler. Yani Êzidiler kadar vardı içinde. Biz Til Eferlileri besledik, ekmeğimizi ve suyumuzu kendilerine verdik. Vallahi komşular komşularının evini sardılar. Ondan dolayı başımıza böyle geldi. Şengal şehrinde komşular komşularının üzerine saldırdılar. Durum buydu. Diyordu kızı getirin ve komşusu olan Êzidiyi öldürüyordu.

Tilqesep hazırlığını yapıyordu ve aniden Tilqesep’i sardılar… Tilqesepî sardılar ve o köyün başındaki bütün evleri sardılar. Onlar zannediyorlardı peşmergeler arkalarındadır. Onlar peşmergenin gittiğini bilmiyordu. Gittiler ama haber vermemişlerdi. Valla Tilqesep’i sardılar. Oradan Tilbinat’a geçtiler. Bu sefer köyün yanındaki insanlar, bu taraftakiler, caddeden uzak olanlar duydular ve gördükleri gibi hepsi çölden koşup dağa gittiler. Zavallılar dağa koştular. O köyün girişinde olanlar, valla üç tane kayınım ve kayınımın iki oğlu hala evdeydiler. Biz köyün yan tarafındaydık, biz uzaktık. Yani caddeden DAİŞ bize yetişene kadar biz dağa ulaşabilirdik. Vallahi biz daha evdeydik o Başoklar (Tilqesep köyünde ikamet eden Müslümanların oturduğu mahalle)… Onlar bize ateş ettiler. Vallahi kayınlarımdan biri DAİŞ’in elindedir… Daha DAİŞ bize yetişmeden bizim aramızda kim varsa (Müslümanlar) hepsi ayağa kalktılar ve Êzidilerin arasında daldılar.

Saldırılar karşısında Ezidi kadınların telaş ve korkuya kapıldıkları anlaşılıyor. Leyla, Ezidi kadınların korkusuna tanık olan Müslüman kadınların ise gördükleri manzaradan duydukları keyfi şaşkınlıkla anlatıyor:

Onunla (DAİŞ) arkadaştılar. Bu sefer Araplar bize saldırdı, Tat’lar bize saldırdı, o Kurmançlar bize saldırdı. Durum buydu. Vallahi o Quto’ların kadınları, Başok’un kadınları Êzidi kadınlarına gülüyorlardı. Onlar kaçıyordu ve onlara gülüyorlardı. Diyorlardı kaçın kaçın ve onlara gülüyorlardı.

“Tek bir insan yardımlarına gelmedi”

Leyla, korku içinde Dağ’a sığındıklarını anlatıyor. Dağ Ezidiler için bir sığınak olmuş. Onları düşmandan koruyan, var olmalarını sağlayan bir ana olmuş. Zira onları savunması gerekenler, koruyup, esirgemesi gerekenler yalnız bırakmışlar. Bekledikleri yardımın gelmemesi üzerine can havliyle Dağ’a yetişmeye ve artlarından gelen ölümü durdurmaya çalışmışlar. Fakat ölümden kaçarken hiçbir hazırlık yapmamaları onları çaresiz bir konuma düşürmüş:

Vallahi de Tilbinat’a saldırdılar. Bu sefer halk çölden kaçtı. Eğer dağa yetiştiyse yetişti, eğer yetişmediyse… ve sen bilesin ki sabaha kadar ne Irak devleti ne de Kürdistan’dan tek bir insan yardımlarına gelmedi. Güney tarafında, yani bizim tarafa güney tarafı diyorlar. Tilizêr, Tilbinat… hepsi güneydedir. Eğer zavallılar kurtulduysa, kaçıp kurtulan ve dağa yakın olanlar dağa girenler ne su götürmüşler, ne ekmek götürmüşler, ayaklarında ayakkabı yok. Kütükler üzerinde, çıplaktırlar. Yeni doğan çocuklar için şey yoktu. kadınlar, sana söyleyeceğim vallahi de doğum yapıyordu ve doğumda çocuk ile kadının ikisi ölüyorlardı. Çocuklar susuzluktan, yaz mevsimiydi, yazın kırkıncı günüydü. Sıcaktı ve çocuklar susuzluktan ölüyordu, anne çocuğu bırakıp kaçıyordu. Hiçbir insan demedi bari su götürelim onlara. Vallahi diğer taraftan yol açıktı, DAİŞ yoktu. Irak devleti kendilerine su getirebilirdi, ekmek getirebilirdi. Kurtulanlara da kimse böyle yardıma gelmedi. Kız kardeş erkek kardeşinin ölüsünü bir taşın yanında bırakıp terk ediyordu, anne çocuğunu bir taşın önüne bırakıp terk ediyordu ve kaçıyordu. DAİŞ arkasındaydı, kaçmasa onu da yakalayacak ve rezil edecek onu, rezillik yetmiyormuş gibi namusunu kirletecekler.

“Qinê köyü katliamı”

Leyla, Şengal Dağı’nın girişinde bulunan, çok yüksekte olmayan eski bir Ezidi köyü olan Qinê köyüne sığınan insanların hikayesini anlatıyor. Büyük bir katliamın gerçekleştiği Qinê köyünde Müslüman kirvelerinin onları güvenlik içinde olduklarına dair ikna çabalarının etkili olduğunu söylüyor. Kirvelerinin “IŞİD’in size saldırmasına izin vermeyeceğiz, onların sizinle işi yok, sizin için gelmemişler, onlar Telaferliler ve Barzani için gelmişler” yönünde yaptıkları telkinlere inanan köylülerin çok büyük bir katliama maruz kaldığını ayrıntılarıyla anlatıyor:

Qinê, dağın girişine  Qinê diyorlar. Adı Qinê’dir. Hemedan, Tilbinat, Tilqesep yolu üzerindedir, Şingal’in yan tarafıdır. Güzel bir yerdir, bu Diyarbakır gezi yeri gibi ve su yeriydi. Güzel yerdi. Mihrili birinin kirvesi, o da Êzididir. Yalnız ben sana adını ifade etmedim.  Aşiretin adı, Êzidilerin aşiretlerinden olan Mihrika, Mihrika diyorlar. Kirvesi önüne gelip dedi; evi yıkılasılar siz neden böyle yaptınız, vallahi bırakmayacağız size bir şey yapsınlar. Orda ki bütün Êzidileri durdurdular. Alem biçareydi. Dedi; DAİŞ demiş yalnız beyaz mendiller kaldırsınlar biz onlara bir şey demiyoruz. DAİŞ’ten biri gelip söyledi. Dedi; ben sana Allah’ı verdim. Bu sefer biz Êzidilerin yanında biri ben sana Allah’ı verdim dediği zaman Allah büyüktür ve o zaman bizim için biter. Biz onu geçmiyoruz. O Êzidi erkeklerine dedi ben hepinize Allah’ı verdim. Ben hepinize Allah’ı verdim (min xwedê da we teva), biz Êzidi erkeğine karışmıyoruz. Biz bu Til efer için geldik, siz Til Eferlileri beslemiştiniz. Biz Til Eferlileri sevmiyoruz ve Til Eferlileri çıkaracağız ve biz Barzani peşmerleri için gelmişiz. Vallahi de bunlara Allah’ı verdikleri zaman ve kardeşliğin elini uzattıkları zaman bunlar inanmıştı. Orda oturdular. Önce dediler bu akşam eve gidin, sonra gelip dediler yok yok bu akşam gitmeyin. Çünkü aranızdaki bu Araplardı, Tat’lardı, Til Eferlilerdir gelip sizi öldürürler ve bizim boynumuza atarlar onun için gitmeyin. Onlara demişler ve zavallılar akşam saat beş-altıya kadar orda kaldılar. Vallahi de hepsi Tilbinat, Tilqesep ve Hemedan halkıydı. Onlar kurtuldular ve kaçtılar. Vallahi de sen deme meğer etraflarını zapt etmişler. Her yerden DAİŞ gelip etraflarını zapt ediyordu ve o kirveleri aralarına geldiler. Çocukları birbirlerinin kucağında sünnet etmişlerdi. Vallahi etraflarını sardılar, akşam saat altıda aralarına girmişler, sanki bir kurt küçükbaş hayvanların aralarına girmişçesine ne kadar kadın varsa hepsini yakaladılar. Zavallılar kaçıp kurtulan kendine kurtulmuştu, kurtulmayanların etrafını sarmışlardı ve aralarında kirveleri vardı. Vallahi erkekleri götürüp ayırdılar ve kadın ile çocukları götürüp ayırdılar. Kadın ve çocukları kamyonlara bindirdiler, kamyonları biliyorsun büyük kamyonlara.

Kendilerine güvence veren kirvelerinin ilk saldıranlar olması saldırının vahametini iki katına çıkaran bir özellik yaratıyor. Elbette kadınlar ve çocuklara savaş ganimeti olarak el konulup kaçırılması da çabası. Bu topraklarda gerçekleşen geçmiş soykırım deneyimlerinden biliyoruz ki, kadınlara ve çocuklara bir mal gibi el koyan zihniyet erkeklerin tamamını yok etmeyi öngören bir katliam siyaseti izlemiştir. Burada hayata geçirilen farklı değildir. Qinê köyünde esir edilen erkeklerin tamamı önce din değiştirmeye zorlanır, akabinde de istisnasız tamamının yok edilmesi için ölüm makinesi işler. Bu tüyler ürperten senaryo bu topraklarda o kadar çok tekrarlanmıştır ki, toprak akan kandan utanmış, nehirler cesetleri bağrına basarken ağlamıştır.

…O sıcakta o kadın ve çocukları kamyonlara bindirip götürdüler. Onları Til Efer’e götürdüler ve bütün erkekleri götürüp üç sıra halinde dizdiler… Onlara dediler şahadetinizi getirin ve deyin ki biz Müslüman’ız. Söyleyin biz Êzidiyatî dinini atıyoruz, Êzdîyatî  dini bize olmaz ve şahadetinizi getirin biz de sizi öldürmeyelim. Zavallıları her halükarda öldüreceklerdi. Bunlar dediler; vallahi bizim başımız Êzidiyatî içindir ve neden Êzidilik olmasın. ‘Ezda’ (beni veren, beni doğuran) Kürtçe dilinde Allah’ın adlarından biridir. Hani demiyorlar mı Allah’ın bin bir adı vardır… Allahüteala üç din yaratmış. Biri Mesihliktir, biri Müslümanlıktır ve biri de Êzidiliktir. Biz gelmiyoruz, bir din bir başkasının dini olamaz. Altı yaşındaki bir çocuk, sana dediğim o Mihrikî’nin kirvesi yanındadır. Altı yaşındaki oğlan yaklaşık dört yüz erkeğin gözleri önünde öldürdüler. Dedi o oğlanı öldürdükleri zaman erkekler dinçliklerini yitirdiler. Siz hilhilandin (çökertme, dinçliğini yitirmesine sebep olma) için ne diyorsunuz bilmiyorum.

…Erkekler ağlayıp dediler başımız Êzi’nin yolunda, dediler başımız bizi yaratanın yolunda. Şahadetimiz ve imanımız Tawusî Melek adınadır. Şahadetimiz bizi yaratanın adınadır, başımız Allah’ın yolunadır. Madem o altı yaşındaki oğlanı gözlerimizin önünde öldürdünüz o zaman bizi de öldürün. Yemin ederim o her üç sıra halinde dizilmiş erkekleri öldürdüler. Ondan sonra başlarında durup her birinin başına bir kurşun sıktılar. Başından, alnından vurdular.

Soykırımlar insani değerlerin tümüyle devre dışı bırakıldığı dönemlerdir. Öncelikle yapılan karşındakini insan olarak görmemek, onu dehümanize etmektir. İnsanlıkdışılaştırdığın o varlık artık en kötüsünden bir ölümü hak etmiştir. Dolayısıyla öldürüldükten sonra cesedine insan ölüsü muamelesi yapılmamalıdır. Herhangi bir tören veya yasa gerek duymaksızın doğada çürümeye terk edilmeli, kurda kuşa yem edilmelidir. IŞİD canilerinin Qinê köyünde yaptığı barbarlıkları Leyla birinci ağızdan dinleyerek bize aktarıyor. Çünkü ölüm makinesi ne kadar mükemmel senaryo yazarsa yazsın diğer soykırım örneklerinde olduğu gibi ardında tanıklar, izler bırakmaktan kurtulamamıştır.

Dört günden sonra o halde sinekler, hayvanlar o cesetlere girdi. Kan içinde kaldılar, sıcaktı ve hepsi şişti. Bir-iki tane yaralı vardı aralarında. Birine Veysel diyorlar birine de Muhsin diyorlar. Biri Mihrikî idi, biri de Hibabî idi, her ikisi Êzidi aşiretleridirler. Zavallılar yaralıydı, her birine dört kurşun sıkılmıştı. O yaralarla o cesetlerin arasında kalkıp babalarına, erkek kardeşlerine, sahiplerine, komşularına baktılar. Vallahi Muhsin’in yedi erkek kardeşi yanında öldürülmüştü ve babaları da. Amca çocukları ve sahipleriyle beraber. O ile Veysel rezillik içinde, dört gündür kalkamıyorlardı. Dördüncü gün dediler biz cesetlerin arasından çıkacağız yoksa kokudan kör olacağız. O kadar ceset vardı. Vallahi dediler yerde süründük ta ki biraz ilerleyene kadar. Yavaş yavaş ta ki zavallılar dağa çıkana kadar. Ve kalan biçare halk, kimse kalmamıştı. Vallahi kalanlar yönlerini dağın başına çevirdi ve dağa çıkana kadar halk rezil oldu. Bir adamın bir genç oğlu evlenmişti. Onun karısı hamileydi. Karısı hamileydi ve o halde. Karısı doğum yaparken öldü ve bu kendini dağdan aşağı attı. Gözlerini kapatıp kendini dağdan attı. Dedi ne sudur, ne ekmektir ben kendisine bir şey yapamıyorum. Vallahi dört gün boyunca o biçareler o rezil durumdaydılar.

İkinci yıldönümünde Şengal Ezidi Soykırımı – II: 3 Ağustos 2014’de neler oldu?

Namık Kemal Dinç-İrfan Çelik

Şengal demek Şengal Dağı demektir. Irak’ın batısında Suriye sınırında bulunan Dağ, etrafı çölle kaplı büyük bir kütle olarak coğrafyaya hakim bir konumdadır. Batıdan doğu istikametine uzunluğu yaklaşık 80 kilometre olan dağın, güney kuzey ekseninde uzunluğunun yaklaşık 10 kilometre olduğu söylenmektedir. En yüksek noktası Çelmera’nın (Kırk Yiğit) 1460 metre olduğu dağ, bir sıradağlar toplamından oluşmaktadır. Su kaynaklarının sınırlı olduğu dağda geçmişte bostan, bahçe tarımı yapılmaktaymış. 1975 yılına kadar Ezidiler çoğunlukla dağın içinde bulunan köylerde yaşarlarmış. 1975 yılında Saddam Hüseyin aldığı bir kararla Ezidileri toplu-köylere yerleştirmiş. Toplu-köy politikası bir zamanlar Bülent Ecevit’in Türkiye’de gündeme getirdiği köy-kent projesinin hayli benzeri bir uygulamadır. Bazen 5, bazen 7-8 köy ahalisi zorla dağın içerisinden çıkarılarak Dağın etrafındaki düzlüklerde inşa edilen köylerde ikamete zorlanmıştır. Ezidiler bu toplu-köylere micema demektedirler. Bugün bu köylerin nüfusu neredeyse bir kent kadar olup; on bin ile kırk bin arasında değişmektedir. Şengal bölgesinde bu politika çerçevesinde 15 toplu-köyün inşa edildiği söylenmektedir. Bu politikayla düze indirilen Ezidiler daha kolay kontrol edilecek ve Irak devlet sisteminin içerisine dahil edileceklerdir.

1975 sonrası köyler dağın etrafındaki düzlüklerde inşa edildiğinden dağ, köyleri kuzey ve güney köyleri olarak ikiye bölmüştür. Ezidiler güneyde kalan köyler için kıblet köyleri, kuzeydekiler için ise şemal köyleri tabirini kullanmaktadırlar. Yine Şengal kent merkezi dağın güney yamacında bulunmaktadır. Güney köyleriyle kuzey köyleri arasında bulunan dağ, ilişki ve irtibatı zorlaştıran bir özelliğe sahiptir. Şengal Dağı, aynı zamanda Ezidiler için birçok ziyaretgâhın bulunduğu önemli bir inanç merkezidir. Bu sebeple Ezidiler dağla ilişkilerini hiçbir zaman tam olarak kesmemişlerdir. Cenazelerini fırsat bulduklarında dağdaki eski köylerinde defnetmişlerdir. 2003 yılında Saddam rejimi yıkıldıktan sonra ise dağda bulunan eski köylere geri dönüş başlamıştır. Tamamı olmasa bile birçok köyde tekrardan ocaklar tütmeye başlamıştır.

Saldırı başlıyor

Şengal’e IŞİD saldırısı 3 Ağustos 2014 tarihinde dağın güneyinde bulunan Girzerik ve Siba Şex Xidir köylerine saldırılarla başlamıştır. Bu köylerin etrafındaki yerleşimlerin uzun süredir IŞİD tarafından kontrol edildiğini Ezidiler takip etmektedir. Fakat peşmergenin güvenlik unsuru olarak köylerde konumlanması ve köylerin etrafının mevzi ve duvarlarla (Ezidiler buna satır yani sınır diyorlar) tahkim edilmesi yaklaşan tehlike karşısında kendilerini güvende hissetmelerini sağlamıştır. Saldırı ilk olarak gece 02.00 sularında Girzerik köyüne havan toplarının atılmasıyla başlamış. Yaklaşık yarım saat sonra ise Siba Şex Xıdır köyü IŞİD’in saldırısına uğramıştır.

“Biz sabah saat yedi buçuğa kadar savaştık”

Saldırıyı ve sonrasında yaşananları şimdi de Siba Şex Xıdır köyünden 29 yaşındaki Seid’den dinleyelim:

Saat üçe on dakika kala DAİŞ bize saldırdı. Saat iki buçukta da Girzerik’e saldırdı. Biz onlara baktık, ben şahsen sınırın üzerindeydim. Biz onlara baktığımızda gördük, başlarına ateş düştü. Onlar büyük bombalar atıyorlardı. Böyle yaptıktan sonra bizim yanımıza geldiler. Amcaoğlum onlar Girzerik köyündeydiler, bana telefon ettiler. Dedi “Seid sen nerdesin.” Dedim “ben sınırın önünde nöbet tutuyorum. Ben ve peşmerge cemaati ve bizim cemaatimiz beraberiz…” Dedi “ben sayıyorum 25 araba o tepeden inip Sîba Şêx Xidir’e doğru geliyor gözleriniz açık olsun.” Biz “tamam” dedik. Sonunda geldiklerinde Sîba Şêx Xidir yüksekte kalıyordu… Sonunda gelip arabalarını durdurdular… Biz sabah saat yedi buçuğa kadar savaştık. O zamana kadar biz savaşımızı yaptık. Kimse bize yardıma gelmedi biz de çekip geldik.

Seid sabaha kadar IŞİD saldırısına karşı direndiklerini anlatıyor. O gece peşmerge güçlerinin konumu, ne zaman ve nasıl hareket ettikleri en tartışmalı konulardan biri. Sabaha kadar bütün süreci yakından deneyimleyen Seid, peşmergenin kendileriyle birlikte sınırda yani mevzilerde savaştığını, komutanlarıyla bağlantı kurup yardım istediklerini, söz verilen yardımın bir türlü gelmediğini, akabinde geri çekilmeleri talimatı aldıklarını anlatıyor:

Sîba Şêx Xidir de, bizimle beraber olan peşmergeler; Allah vekildir ben ve 10-12 arkadaşımdık, biz de peşmergelerin yanındaydık biz orada savaşımızı yaptık. Onlar da 10-15 kişiydi, peşmergeydiler ve mevcuttular orada. Allah vekildir ben kendi gözlerimle gördüm onlar da DAİŞ’e karşı savaştılar ve sana söyleyeyim büyük sorumluyla ilişki kurdular, Serbest Bapîr (Şengal Peşmerge Sorumlusu) ile ilişkilendiler. Dedi “Sîba Şêx Xidir’e destek güç gönder DAİŞ etrafımızı sarmış.” Serbest Bapîr dedi “ben destek gücü göndereceğim yalnız kendinizi koruyun, kendinizi koruyun, destek gücü Dihok’tan bize destek gücü geliyor.” Fakirlerim onlar da, peşmergeler onlar da savaşlarını yaptılar. Biz de savaşımızı yapıp direndik. Sîba Şêx Xidir’ınkiler direndiler. Ben kendi gözlerimle gördüm. Ben kendi gözlerimle gördükten sonra günahtır diyeyim değil mi. Onlar da bizimle beraber direndiler, telefon ettiler. Saat dört olduğunda telefon ettiler dediler “bir destek gücü gelmedi, saat beş oldu gelmedi” saat altı oldu, telefon etti dedi “bir destek gücü gelmedi.” Dedi “geliyor, caddenin üzerindedir geliyor.” Şingal’de onun (DAİŞ) çok gücü geldi. Sonunda Serbest Bapir onlara dedi “kendinize kaçın.” Dedi “sizin alakanız yok.” Serbest Bapir o zamana kadar kaçmıştı, gitmişti. O fakirleri, zavallım o peşmergeleri orada bırakmıştı. Yalnız o ve büyük sorumlular, onun büyük arkadaşları kaçmışlardı… Sen şimdi bizim millete sorarsan diyecek peşmerge kaçtı.  Peşmerge kaçmadı, sorumluları, siyasi sorumlu kaçtı. Siyasi sorumlu kaçıp gittikten sonra ben fakirim, sanki birinin yanında çalışıyorum. Şimdi doğru değil mi.  Sana söyleyeyim o fakirim peşmergeler de bizimle savaştılar, biz beraber DAİŞ’e karşı savaştık. Yalnız büyük sorumlu Serbest Bapîr ve büyük sorumlular diyeyim siyasi sorumluların tamamı kaçtı. Onlar gittiler, gidip kendilerini kurtardılar ve dediler kaçın. Onlar da biçareydiler, bizim gibi fakirlerdi hani ne yapacaklardı. Onlarda bizim aramızdandılar. Beraber kaçtık, biz de köyden kaçtık.

“Biz tek bir gram bir şeyimizi götürmedik”

Yaptığımız birçok görüşmede Seid’i doğrulayan bir şekilde peşmergelerin köyleri saat 06.00 gibi terk ettikleri ve Şengal bölgesinden çekilerek Kürdistan bölgesine geçtikleri söylendi. Peşmergenin çekildiğini anlayan halk, artık direnmenin kar etmeyeceğini düşünerek kendi imkanlarıyla köylerini terk etmeye başlar. Seid, kendi köylerinden çıkışları ve Dağ’a doğru yolculuğun ayrıntılarını anlatıyor:

…Saat yedi-yedi buçukta halk göç etmeye başladı, göç ettiler. Köyden çıkmaya başladılar. Yani nasıl. Biz tek bir gram bir şeyimizi götürmedik. Sadece üzerimizdeki elbiselerdi. Sadece bu elbiseler. Allah vekildir bu elbiselerimizdi. Böyle giydiğim elbiselerimdi ve silahım kolumdaydı ben sınırdaydım. Kız ve erkek kardeşlerim evdeydiler. Sonunda eve telefon ettim dedim çıkın. Bu kez bizim milletimiz vardı orada. Bizim köyün arabaları çoktu. Sana söyleyeyim orada hiç yoksa bizim köyde 3 bin araba vardı, 4 bin araba bizim köyde vardı. Biz de girdik biz ve ailem çölde yürüdük. Dağın düzlüğü açıktı onlar dağa gelmeye korktular. Köyün çevresini tutmuşlardı. Köyün bu tarafından köye girdiler ve millet geldi. Millet geldi, arabalarla kaçtık ve birbirimizi çekip gidip dağa girdik. Biz eski köylerimize gittik. Dağdaydılar Sikinîyê, Heyalê biz oraya gittik ve böyle dağa girdik.

İnsanlar genellikle arabalar vasıtasıyla köylerden çıkmışlar. Bazen bir arabaya elli kişinin bindiği olmuş. Ama arabası olmayanlar boş yer varsa bine bilmişler, yoksa yayan yürüyerek kurtulmaya çalışmışlar. Saldırı karşısında direnen gençler köylerini en son terk eden kişiler olmuşlar. Genellikle araç kalmadığı içinde yürüyerek gitmek zorunda kalmışlar. Bir de tabi yaşlılıktan, hastalıktan köylerinden çıkmak istemeyen kişiler olmuş. Seid bu süreci şöyle anlatıyor:

…Ben saat sekizde köydeydim. Ben ile erkek kardeşlerim onlardık. Ben erkek kardeşime dedim gel koşalım. Bizim bir amcamızdı, babamın amcasının oğluydu diyordu, “ben evin önünde kalacağım.” Yaşça büyüktü. Dedi “ben evin önünde duracağım, siz gidin.” Biz “yok” dedik.  Bu kez onun da sadece bir oğlu vardı başka da yoktu. Ben ona dedim “olmaz.” Oğlu bizimleydi ve erkek kardeşim de bizimleydi biz kaldırıp arabaya koyduk. O zaman artık cemaate yer yoktu millet arabalara bindi. Senin araban varsa sen çocuklarını koyuyordun ve sen sesleniyordun millete “gelin, binin” diye. Binebildiğiniz kadar binin ve tutabildiğiniz kadar tutun. Arabaların arkasından koşup öyle yapın. Sana söyleyeyim, bazıların arabalarına 50 kişi biniyordu, bir araba hepsi birbirinin başları üzerine biniyorlardı. Sana söyleyeyim o zaman arabalar azalmıştı, saat sekizde kalmadılar. Alem gitti bizde koştuk… Onlar gittiler ve biz yayan kaçtık.

“Ayaklarımızın altındaki toprak yükseliyordu”

Katliam anlarında en mağdur kesimlerden biri de çocuklardır. Aile fertlerinden kopan, yalnız kalan çocuklar genellikle bu saldırıların ilk kurbanlarından biri olur. Seid, köyden 500 metre uzaklaştıklarında amcaoğlunun kendisine seslediğini ve bir çocuğun yanlış istikamette IŞİD üyelerine doğru gittiğini söyler. Sonrasında yaşananları Seid şöyle anlatıyor:En çok kullanılan etiketler arasından seç

Dedi.. “orada bir çocuk var tepeye doğru gidiyor ve DAİŞ tepenin üzerindedir…” Sadece oydu. Silahım kolumdaydı, ben amcamın oğluna dedim ve erkek kardeşime dedim “siz gidin kendinizi kurtarın vallahi ben gideceğim bu çocuk korkmuş…” Ben köyden 500 metre uzaklaşmıştım. Ben kendisine gittim, ben gittiğimde onlar bana ateş ettiler. Ben… dereye girdim ve… seslendim, ağladı. Ben onun elini tuttum dedim “hadi.” Dedim “sen nereye gidiyorsun, ailen nerde.” Dedi “hepsi gitmiş, ben tek kalmışım.” Kızdı, ben elinden tutup getirdim. Düşün ben getirdiğimde DAİŞ de o tepenin üzerindeydi. Kontrol noktasındaki tepe, orada doçkanın (bir çeşit silah) yönünü, millet orada caddeye doğru gidiyordu, ben caddeye doğru gitmedim… Caddenin orada kontrol noktası vardı, Doçkanın yönünü oraya çevirip millete ateş ettiler. Bütün milleti bu tarafa çevirdiler. Çok kalmamışlardı az kalmışlardı. Allah vekildir gördüler, bizi de gördüler, biz yürüdük. Biz… yürüdük doçkanın yönünü bize çevirip bize ateş ettiler. Doçkanınkiydi. Sonunda böyle bize ateş ettiler, ayaklarımızın altındaki toprak yükseliyordu, toz oluyordu. Toz oldu, biz de toz kaldırdık. Ayaklarımda ayakkabı vardı böyle ayaklarımı yerden sürüklüyordum. Dedim belki biraz toz kalkar içinde kayboluruz. Vallahi böyle kurtulduk ve ben küçüğü dağa götürdüm.

Seid, aynı zamanda köylerinde kendileri gibi şanslı olmayan yakınlarından da söz ediyor. Kimi insanlar cadde üzerinde kaçış sırasında IŞİD’in yolu tutması nedeniyle kurşunlara hedef olurken kimileri de köylerinden çıkmaya fırsat bulamadıklarında yakalanarak öldürülmüşler.

Sana söyleyeyim, babamın dayısı ile oğlu, iki-üç-dört tane onların amca çocukları yani takriben yedi kişiydiler. Her yedisini DAİŞ onları, onların evi köyün dışındaydı. Diğerlerinin hepsi kurtuldu, yalnız onlar kalmışlardı ve kendilerini kurtarmak için bir eve girmişlerdi. Şahsen bizim kapımız, burası bizim kapımızdır burası da buda Siba Şêx Xidir’ın çıkış kapısıdır. Arabaların girdiği kapı. Siz otopark diyorsunuz orada yakaladılar onları. Cemaatin yanında video var. Sana söyleyeyim dayım, onlar orada girdiler ve onları öldürdüler… Yedi kişiydiler. Bu kez bizim aşiretimizden onlar 10-15 kişiydiler hepsini orda öldürdüler. Yani sen köye gitseydin birini burada öldürdüler, birini burada öldürdüler. Bu kez sınırın önünde yani sınırın önünde çok kişiyi öldürdüler. Onların silahları bizimkinden güçlüydü. Bizimkiler keleşnikoftular.

Vallahi de bizim milletimizden DAİŞ’in eline düşenler, sana söyleyeyim 200 yakın kişi kaldı onları yakaladılar. Yaşlılar falandı, öyleleriydi. Gençler ve diğerleri sana söyleyeyim dayım onlar sana söyleyeyim sağ olarak DAİŞ’in elindeydiler. DAİŞ ne yaptı. Hepsini öldürdü, hepsini öldürdüler ve videosu mevcuttur. Arkadaşların yanındadır. Girip öldürdüler. Sağ yakaladıkların sağ olarak öldürüyorlardı. Diyorlardı kafirdirler, bu Sîba Şêx Xidir’dakiler bizimle savaşmış onları öldürmemiz lazım. Girip öldürdüler.

İkinci yıldönümünde Şengal Ezidi Soykırımı: 73. Ferman

Namık Kemal Dinç-İrfan Çelik

Ezidilerin Ağustos 2014’de maruz kaldıkları soykırımın üzerinden geçen zaman iki yılı buldu. Yaklaşık iki yıldır Türkiye sınırları içerisinde Şengal’den kaçıp gelen binlerce Ezidi hayatta kalma mücadelesi veriyor. Kan ve barut kokusunun Türkiye’de her şeye sindiği, Kürt meselesinde çözümsüzlüğün umutları kırdığı bir iklimde onlar kendi trajedileriyle baş başa, dertlerine derman bulmak arzusuyla çıktıkları ölüm yolculuklarında Akdeniz’de balıklara yem oluyorlar.

Bu yazı dizisinde neler olacak?

Bir hafta boyunca sürecek bu yazı dizisinde 3 Ağustos 2014’de Irak’ın Şengal (Sincar) bölgesinde Ezidilere yönelik başlayan ve takip eden günlerde devam eden IŞİD saldırısında neler yaşandığı, nasıl ayakta kaldıkları, bugüne gelişleri ve bundan sonra yapmak istedikleriyle birlikte anlatılacak. Ancak onların hikayelerini biz anlatmayacağız, birinci ağızdan yani Ezidilerin anlattıkları üzerinden aktaracağız olanları.

Araştırmaya dair bilgiler

Zan Enstitü[1] bünyesinde yürüttüğümüz “Ezidilerin 73. Fermanı Şengal Soykırımı” projesi[2] kapsamında yaklaşık 10 aydır Türkiye’de Kürt belediyelerinin yönetiminde bulunan kamplarda Ezidilerle yaşadıklarına dair sözlü tarih görüşmeleri yapıyoruz. Bu kapsamda yaklaşık yüz görüşme yapıldı. Görüşmelerde soykırım öncesindeki yaşamlarından başlayarak soykırımı nasıl deneyimledikleri ve sonrasında neler yaşandığını Ezidilerin kendilerinden dinleyerek derledik

Saha görüşmelerine Eylül 2015’de başladık. Aslında iki ay önce Temmuz 2015’de saha çalışmasına başlayacaktık ama 7 Haziran sonrası başlayan çatışmalı süreç beklememize neden oldu. Başta Diyarbakır Fidanlık kampı olmak üzere Batman ve Siirt’te bulunan Ezidi kamplarında ve yine Batman’da bulunan Şimze köyünde görüşmeler yaptık. Saha çalışmasına başladığımız dönemde Şırnak merkezde de bir Ezidi kampı vardı ama güvenlik sorunlarından dolayı gitmemiz mümkün olmadı. Bu kampların idaresi yerelde bulunan belediyeler tarafından gerçekleşiyordu. Kampın güvenliğinden gıda ve sağlık ihtiyacına kadar her şeyi belediyeler karşılıyordu. Bu kampların dışında Ezidiler Nusaybin ve Midyat’ta AFAD’a (Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) bağlı iki kampta daha kalıyorlardı. Bugün Nusaybin kampı kapatılmış olup, AFAD’a bağlı sadece Midyat kampında kalmaktadırlar[3].

Aynı şekilde Siirt, Batman ve Şırnak belediyelerine bağlı kamplarda kapatılmış olup buralardaki Ezidiler Diyarbakır Fidanlık kampına taşınmış bulunmaktadırlar. Belediyelere bağlı kampların kapatılıp Diyarbakır’da toplanmasında temel rol oynayan sorunlar; güvenlik, idame-iaşe koşullarının ve desteklerin azalması, Avrupa’ya göç hareketinde görülen artışla bağlantılı olarak Ezidilerin sayısındaki düşüş.

Bugün Fidanlık kampındaki Ezidilerin sayısına dair kesin bir rakam vermek mümkün değil. Zira Mart ayında Siirt, Batman ve Şırnak kamplarından getirilen Ezidilerle birlikte daha önce bin (1000) civarında olan Fidanlık kampının mevcudu yaklaşık bin beş yüz-iki bine (1500-2000) kadar çıktı. Son günlerde kaçak yollarla (Şemdinli üzerinden) giriş yapan Ezidilerin yine Diyarbakır kampına gelmeleri nedeniyle bu sayının daha arttığını ve sürekli değiştiğini belirtmek gerekir. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yaşadığı mülteci krizi sürecinde Güney Kürdistan’dan kaçak yollarla giren Ezidi sayısında artış gözlenmekte.

Yukarıda belirttiğimiz gibi bu yazı dizisinde Ezidilerin anlattıkları kendi hikayelerine yer vereceğiz. Ama buna geçmeden önce, ana başlıklarıyla Ağustos 2014’de Şengal’de neler olduğunu hatırlayalım.

Irak’ta Ezidiler

Irak’ta Ezidiler, birbiriyle coğrafi mesafenin olduğu iki ayrı bölgede yaşamaktadırlar. Biri, Ezidilerin kutsal mekanı Laleş’in de içinde olduğu Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) sınırları içinde kalan Şeyhan bölgesi; diğeri ise Musul’a bağlı Şengal bölgesi. İnançlarından dolayı yüzyıllardır baskı altında olan Ezidiler için Şengal Dağı her daim bir sığınak olmuş. Tarihlerinde birçok saldırı görmüş olan Ezidiler Şengal Dağına sığınarak varlıklarını sürdürmüşler.

Şengal nerede?

Şengal Irak’ın batısında Suriye sınırında bulunan ve aynı isimle anılan bir dağın etrafında kurulmuş köylerden oluşan bir bölge. Nüfusunun çoğunluğunu Ezidilerin oluşturduğu bu bölgede, daha önce Şengal Dağının içinde bulunan köylerde yaşayan Ezidiler 1975’de ovada kurulan toplu köylere (köy-kentler) yerleştirilerek iskan edilmişler. Ezidiler Şengal bölgesinde 15 toplu-köyde yerleşmiş olup, Şengal kent merkezi Dağın güney yamacında bulunmaktadır. Şengal kentinin doğusunda bulunan Musul’la arasında Türkmenlerin çoğunlukta bulundukları Telefar kenti bulunmaktadır.

140. madde ve statü sorunu

İdari olarak Musul vilayetine bağlı olan Şengal, 2003 yılında Saddam sonrası hazırlanan Anayasanın 140. Maddesine göre statüsü tartışmalı olan, kararın referandumla verileceği bölgelerden biri. Varılan mutabakata göre 2007 yılında yapılacak olan referandum sonucuna göre Şengal’in; merkezi Irak hükümetine mi yoksa Kürdistan Bölgesel Yönetimine (KBY) mi bağlanacağı kararlaştırılacaktı. Ancak bugüne kadar referandum yapılamamış ve Şengal’in statüsü konusunda bir karara varılamamıştır.

Saddam sonrası Şengal

2003 yılında Saddam rejimi sona erdikten sonra Şengalli Ezidilerin KBY ile ilişkileri artmıştır. Peşmergeye yazılan yada merkezi Irak ordusunda ve polis gücünde görev alan Ezidi sayısında ciddi bir artış yaşanmıştır. Yine 2003’ten itibaren KBY (Özellikle Kürdistan Demokrat Partisi-KDP) Şengal’de adım adım varlığını daha yoğun hissettiren bir siyaset izlemiştir. Yıllardır Arapça eğitim yapan okulların yanında Kürtçe eğitim verilen okullar açılmıştır. Şengal’de Ezidilerin artan güvenlik sorunları karşında bölgeye peşmerge yerleştirilmesi yoluna gidilmiştir.

2007 fermanı

Ezidiler, Saddam sonrasında Şengal’de ciddi bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. 14 Ağustos 2007 tarihinde Sibe Şex Xidir ve Tilezer köylerine kamyonlarla düzenlenen bombalı saldırı sonucunda yüzlerce Ezidi köylü hayatını kaybetmiş. Daha önce güvenli bir şekilde gidip geldikleri Irak’ın Musul gibi büyük vilayetlerinde kaçırılma ve fidye isteme tarzında saldırılara maruz kalmışlar. Arapça terörist anlamına gelen Erhab dedikleri oluşum tarafından kaçırılan Ezidilerin birçoğu öldürülmüş. Artan saldırılar nedeniyle can güvenliği bulunmadığı için bu şehirlere gidemeyen Ezidiler işlerinden olmuş ve iş bulabilmek umuduyla yönlerini KBY tarafına çevirmişlerdir.

IŞİD’in Şengal bölgesine yönelmesi

IŞİD, 9 Haziran 2014’de Irak’ın en büyük vilayetlerinden biri olan Musul’u ele geçirdi. Akabinde 16 Haziran 2014’de Musul’un yaklaşık 60 km batısında bulunan Türkmen kenti Telafer’i ele geçirdi. Buralardan kaçan Şii ve Alevilerin bir kısmı Şengal’e sığındı. Zira Şii ve Aleviler de Ezidiler gibi fanatik Sünni selefi bir oluşum olan IŞİD nezdinde dinen öldürülmeleri caiz olan gruplardır. IŞİD’in elinden Şengal’e sığınan Şii ve Alevileri Ezidiler bir süre kendi imkanlarıyla ağırlamış, onların acılarına ortak olmuşlardır. Şengalle Telafer arasındaki mesafe 30-40 km olmasına ve Ezidilerin yaşadığı köylerin etrafına IŞİD’in konumlandığı görülmesine rağmen kitlesel bir göç hareketi olmamıştır. Çünkü bu süre içerisinde peşmerge güçleri her köyde güvenlik noktaları oluşturarak, Ezidileri koruyacağı güvencesini vermiştir. Hatta saldırıdan birkaç gün önce KBY bölgesine grup halinde gitmek isteyen insanları peşmergeler geri çevirmiş, girmelerine izin vermemiş.

Saldırı ne zaman başladı?

Şengal bölgesine IŞİD’in saldırısı 3 Ağustos 2014 tarihinde gece saat 02.00 civarında başlamış. Saldırı Şengal Dağının güneyinde bulunan iki köy hedef seçilerek başlatılmıştır. Sibe Şex Xidir ve Girzerik köylerine saldırılar sabaha kadar devam etmiş, sabah saat 07.00’ye kadar kendi imkanlarıyla direnen köylüler, peşmerge güçlerinden bekledikleri yardımın gelmemesi ve bulunan peşmergelerin de geri çekilmesi üzerine köylerini boşaltmaya ve Şengal Dağına sığınmaya başlamışlardır. Şengal’in güneyinde ve kuzeyinde bulunan köylerdeki Ezidilerde sabaha kadar süren saldırıdan haber aldıktan sonra çoğunlukla köylerini terk etme ve güvenli bölgelere sığınma arayışına girmişler. Güneydeki köylerde yaşayanlar ağırlıklı olarak Dağa kaçmaya çalışırken Kuzeydeki köylülerin bir kısmı Dağa sığınmış bir kısmı da ya KBY tarafına yada Rojava tarafına sığınmışlar. Araçları olanlar araçlarıyla kaçmışlar, araçları olmayanlar yürüyerek kaçamaya çalışmışlar.

IŞİD’in Şengal’de gerçekleştirdiği soykırım

Şengal bölgesinden peşmergenin çekilmesi üzerine Ezidiler büyük bir katliamla karşı karşıya kalmışlardır. Köylerin çoğunluğunda genelde insanlar sabahın erken saatlerinden itibaren köylerini boşaltmaya çalışmış. Köylerinden çıkmayan (veya çıkamayan) yada geç kalan çok sayıda insan IŞİD tarafından öldürülmüş. Kaçamayacak durumda olan hasta, yaşlı, engelli ve çocuklar IŞİD’in ilk kurbanları olmuşlar. Dağa ulaşmak için cadde denilen büyük asfalt yolları kullanan çok sayıda insan “cadde üzerinde” öldürülmüş. Anlatılana göre, zamanında kaçmaya fırsat bulamayan yada yoldan çevirilerek tekrar köylerine dönen Ezidiler, Koço köyü örneğinde olduğu gibi büyük bir katliam ve vahşete maruz kalmışlar. Köyün 10 yaşından büyük bütün erkekleri öldürülürken, kadınları cariye yapılıp köle pazarlarında satılmış, küçük çocuklar ise Müslümanlaştırılıp IŞİD’in caniyane eylemlerinde kullanılan unsurlara dönüştürülmüşler.

Şengal Dağı’nda direniş
ve yaşam koridorunun açılması

IŞİD Şengal’e saldırmadan önce PKK 12 kişilik bir gerilla birliğini Şengali savunmak amacıyla gönderiyor. Ancak orada bulunan peşmerge güçleri ve Barzani yönetimi bunu kendi egemenlik alanına müdahale olarak görüyorlar. Bu gerillalardan bir kısmını gözaltına alıp, tutukluyorlar. Diğer gerillalar ise Şengal Dağı’nda gizleniyorlar ve Ezidi gençleriyle gizli bir örgütlenmeye gidiyorlar. 3 Ağustos saldırısının ardından Dağ’a kaçan Ezidilerin ilk savunmasını bu gerillalar yapıyorlar. Ardından Kandil’de bulunan KCK yönetimi buraya “iki tabur” güç daha gönderiyor. Bu savunma gücü sayesinde IŞİD’in Dağın içlerine girmesi mümkün olmuyor. Fakat Dağ’da çok sayıda insan açlık ve susuzluktan hayatını kaybediyor. Dağ süreci çok büyük bir trajedi olarak Ezidilerin hafızasına işliyor. Dağ’da belli noktalarda toplanan Ezidiler, gerillalar tarafından Dağın kuzeyinden Rojava bölgesine uzanan bir güvenlik koridoru oluşturarak geçmelerini sağlıyorlar. Digure ve Dohla köyleri arasından oluşturulan koridordan Rojava’ya geçen Ezidilerin bir kısmı orada kurulan Newroz kampında kalırken büyük kısmı Güney Kürdistan’a geçiyor. Güney Kürdistan’a geçenlerin bir kısmı yine kamplarda kalırken bir kısmı da Türkiye sınırını geçerek Şırnak, Diyarbakır, Batman, Siirt, Mardin, Urfa gibi illere geliyorlar.


[1] Ekim 2014 tarihinde Diyarbakır’da kurulan Zan Sosyal Siyasal İktisadi Araştırmalar Vakfı için bakınız:http://zanenstitu.org/hakkimizda/

[2] Proje ekibinde yer alan kişiler Namık Kemal Dinç, Berivan Alagöz, Serdar Öztürk, İrfan Çelik ve Fatma Çelik. Zan Vakfı bünyesinde sürdürülen projeyi Açık Toplum Vakfı ve Heinrich Böll Stiftung Derneği desteklemektedir.

[3] AFAD kamplarında araştırma yapmanın imkansızlığından dolayı çalışma yapılmamıştır.